Devrim biraz sonra yapacakları piknikle ilgili arkadaşlarına bilgi veriyordu:
–Yoldaşlarım! Sınav haftasını kazasız, belasız atlattık. Güzel bir pikniği hak ettik sanırım. Birazdan, daha önce gittiğimiz ormana doğru hareket edeceğiz. Üç grup halinde yola çıkacağız. Birinci grubun başında ben olacağım. İkinci grubun başında Kaya, Üçüncü grubun başında Serkan olacak. Tüm hazırlıklarımız tamam olduğuna göre yola çıkabiliriz. Sizler benim arabayı takip edeceksiniz. Birbirimizi kaybetmemeye özen gösterelim. Yolu kaybetmeniz halinde telefonlaşalım.
Devrim sözlerini tamamladıktan sonra grubuyla birlikte arabasına bindi. Kaya ve Serkan’ın grubu, hazır olunca yola koyuldular. Kısa süren bir yolculuktan sonra, şehir dışına çıkmışlardı bile. Arabalar ormana giden yokuşu tırmanırken, gençlerde koro halinde şarkı söylüyordu. Kızlar, ince sesleriyle erkek arkadaşlarına eşlik ediyordu. Bazen kuş cıvıltıları gençlerin şarkılarına karışıyor, hoş melodiler meydana getiriyordu. Rüzgârın fısıltısı, kuşların cıvıltısı gençleri coşturuyor, kendilerinden geçiriyordu. Ormana yaklaştıkça, birbirinden güzel kokular çevreye yayılıyor, gençlere adeta koku ziyafeti sunuyordu.
Biraz sonra üç grup ormanın girişine ulaşmıştı. Devrim:
–Arkadaşlar! Arabalar burada kalsın. Zaten buradan öteye yol gitmez. Daha önce, piknik yaptığımız bir yer vardı. Eşyalarımızı oraya taşıyalım. Çok güzel bir yer. Fazla uzak değil. Birkaç dakika yürüyeceğiz. Ama yorgunluğumuza değecek. Dibinde güzel bir çeşme var. Sonra akşama kadar, gel keyfim gel.
Devrim önden yürüyerek yolu açıyor, arkadaşları gruplar halinde onu takip ediyordu. Birkaç dakika sonra piknik alanına ulaşmışlardı. Devrim neşeyle arkadaşlarına seslendi:
–Bakın, gördünüz mü? İşte şurası. Aynen bahsettiğim gibi. Az ötede çeşme var. Şarıl şarıl akıyor. Burada iyi kafa çekilir yani.
Kaya itiraz etti:
–Devrimciğim, sanırım sıcak başına geçmiş, görmüyor musun bizden önce orayı kapmışlar. Sanırım orada bir grup var.
Devrim:
–Olsun yahu bizi yemezler ya, biz de biraz ötelerinde piknik yaparız. Yer geniş nasıl olsa.
Kaya:
–Pek sanmam, adamlar kitap okuyorlar, başlarında da takke olduğuna göre, bunlar gerici bir grup olabilir. Onların yanında rahat olamayız.
Devrim:
–Bizler devrimci gençliğiz. Burada gericiliğe müsaade edemeyiz. Gidip şu adamlarla konuşalım. Bir kaçınız benimle gelsin.
Devrim arkadaşlarıyla birlikte kitap okuyan, takkeli gruba doğru yaklaştı:
–Günaydın arkadaşlar, burada ne yapıyorsunuz?
Kitap okuyan takkeli grup, Devrim ve arkadaşlarını fark etmişti. Ellerinde kitapları olduğu halde, gelen grubu süzüyorlardı. Hallerinde sükûnet ve rahatlık vardı. İçlerinden, uzun boylu ve nur yüzlü bir genç Devrime doğru ilerledi:
–Merhaba Devrim, Merhaba Serkan, Merhaba Kaya. Hoş geldiniz. Biz burada Kur’an Tefsiri Okuyoruz. Benim adım Özgür. Bunlar da arkadaşlarım.
Devrim neye uğradığını şaşırmıştı. Şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Karşısındaki genç kendisine ve arkadaşlarına isimleriyle hitap ediyordu.
–Tanışıyor muyuz diye kekeledi?
Özgür gülümseyerek:
–Bundan üç yıl önce bir gençlik kulübünde sizlerle tanışmıştım. Grup kalabalık olduğu için beni hatırlamıyor olabilirsiniz.
Devrim:
–Demek bizim kulübe gelmişsin, pekiyi şimdiki bu halin ne?
Özgür:
Hâlime ne olmuş ki?
Devrim:
–Tesadüfe bak sen. Kulübümüzün kayıp bir üyesi, piknik alanında karşımıza çıkıyor. Başında takke, elinde tefsir. Senin beynini yıkamışlar oğlum. İçkisiz, kadınsız hayat mı olur? Ot gibi bir hayat bu. Seni kulübümüze geri dönmeye çağırıyorum.
Özgür:
–Şimdi beni iyi dinle Devrim. Ben sizin yaşadığınız hayatın içinden geliyorum. Evet… beynim şüphe ve inkâr kirleriyle doluydu, nurlu fikirlerle yıkandı, temizlendi. Çünkü; kirlerden, şüphelerden arındı. Hayatım, imanın nuruyla aydınladı. Anlamsızlıktan, başıboşluktan kurtuldu. Ot nedir biliyor musun? Kendisini kesmek için gelen bıçaktan habersizdir ot.Sizlerde öyle yaşıyorsunuz. Günde yüz binlerce insan ölüyor. Görmezden geliyorsunuz. Her geçen gün, kabre doğru atılan dev bir adımdır. Her geçen gün, ömür binanızdan düşen bir tuğladır. Yolunuzun üzerinde ağzını açmış sizi bekleyen bir kabir var. Ölüme karşı gözünüzü kapayarak yaşamaya çalışıyorsunuz. Aklınızı uyuşturuyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, milyarlarca insanı mezaristana taşıyan ölüm, bizlerden ne istiyor? Eğer kabir sizin için bir hiçlikse, bir yokluksa mutlu olmanız mümkün değil.
Çünkü idam sehpasına doğru asılmak için adım, adım yürütülen bir mahkûm, idam sehpasının süslenmesinden lezzet alabilir mi? Bir gurup insanın onu alkışlaması, idam sehpasına giden yolun kırmızı halılarla döşenmesi, cebinin paralarla, midesinin güzel yemeklerle dolu olması hatta yolun kenarında güzel kızların onu seyretmesi, biraz sonra asılmaktan gelen o müthiş acıyı telafi edebilir mi? Edemez.
İşte onun için sizler, sürekli olarak aklınızı uyuşturuyorsunuz. Çünkü aklınız size sürekli olarak ölümü ihtar ediyor. Her dakikada binlerce kez ölüyorsunuz. İçinizde müthiş fırtınalar esiyor…
Özgür burada sustu. Derin bir nefes aldı. Eski kulüp arkadaşlarını teker, teker süzüyordu. Sonra kelimelerin üzerine basa, basa konuşmasına devam etti:
–Sevgili Arkadaşlarım! Bizler önceden ne yapıyorduk?
İçimizde müthiş fırtınalar vardı.
O fırtınaları dindirmek için, dışardan fırtına koparıyorduk. İçki içmeler, kadınlı-erkekli eğlence gurupları, gece hayatları… Sonra bol, bol özgürlük nutukları… Aklımız sıra içimizdeki fırtınaları bastırmaya çalışıyorduk.
Allah’a şükürler olsun ki, İman Hakikatleri sayesinde, “İçimdeki Fırtına” dindi. Dışımdan fırtına koparmaya gerek kalmadı. Özgür, nefsin esaretinden kurtuldu, gerçek özgürlüğüne kavuştu.
Ben sizi bu iman Hakikatlerini okumaya, anlamaya davet ediyorum. Göreceksiniz… İçinizdeki fırtınalar hemen dinecek, dışardan fırtına koparmaya gerek kalmayacak. İmanın sıcaklığını, ılık, ılık ruhunuzda hissedeceksiniz. Hayatınız anlamsızlıktan, başıboşluktan kurtulacak. Düşünceleriniz berraklaşacak ve netleşecek. Şüphe ve inkâr kıskacında çırpınmaktan kurtulacaksınız.
Ayrıca şunu da ilave etmeliyim ki:
Ben lezzete lezzet demem, meşru olmayınca, ben lezzete lezzet demem, ebedi olmayınca.
Devrim ve arkadaşları çıt çıkarmadan Özgür’ü dinliyordu. Özgür’ün konuşması bitince müsaade alarak, gruba doğru yürümeye başladılar.
Serkan:
–Vay be, Çocuk ne kadar değişmiş. Sesi, yüzü, hali beni çok etkiledi gerçekten. Ne kadar mutlu görünüyordu. Bizim ise her şeyimiz var, ama mutluluğumuz yok. Ne dersin Devrim?
Devrim başını yere eğmiş sessiz sedasız duruyordu. Serkan, Devrimin yanına sokularak:
–Devrim yanlış bir şey mi söyledim, soruma niye cevap vermiyorsun?
–Devrim başını kaldırdı. Gözlerinden pırıl pırıl yaşlar damlıyordu. Serkan’ın şaşkın bakışları arasında eğilerek kulağına fısıldadı:
–Çünkü İçindeki fırtınalar dinmiş, anlamıyor musun?
Ah içimdeki fırtına… Ah içimdeki fırtına…