İbrahim hakkı hazretleri, Erzurum’da yaşamış büyük bir âlimdir. Etrafını; ilmiyle, irfanıyla, sohbetleriyle aydınlatmış, insanların eğitimi için büyük bir gayret sarfetmiş bir şahsiyettir.

İbrahim Hakkı Hazretleri zamanında yakın köylerden bir köy halkı, iftar yemeği ve yemek sonrası sohbet vermesi için İbrahim hakkı hazretlerini köye davet ederler. Bunun için köyün Ermeni uşağını görevlendirirler. Uşağa bir at verip davetiyeyi kendisine teslim ederler. Sonra da şöyle tembih ederler:

–Bak, bizim filan köyde İbrahim Hakkı diye bir âlimimiz var. Oraya gidiyorsun, kendisine davetimizi iletiyorsun. Sonra onu ata bindirip buraya iftar yemeğine yetişecek şekilde getiriyorsun. Sakın hürmette bir kusur etmeyesin. Sonra karışmayız ha…

Ermeni Uşak yola revan olur. Mevsim Ramazan mevsimidir ve hava oldukça sıcaktır. Uzun süren bir yolculuktan sonra uşak köye ulaşır ve köylülerin davetini İbrahim hakkı hazretlerine iletir. Ermeni Uşak, İbrahim Hakkı hazretlerinin ata binmesini rica eder ve onu köye götüreceğini söyler.

İbrahim hakkı hazretleri, yolun uzun olduğunu, atın zayıf olduğunu, iki kişinin aynı anda ata binemeyeceğini ve münavebeli binilmesi gerektiğini söyler. Ermeni uşak ata binme teklifi karşısında şoke olur. Pek rastlamadığı bir durumdur. Çünkü kendisi hizmetçidir. Hizmetçinin ata bindiği nerde görülmüştür? Ermeni, İbrahim hakkı hazretlerine der ki;

–Aman efendi hazretleri, siz çok iyi bir insansınız. Ama ben binmek istemiyorum. Sizinkiler beni atın üzerinde görürlerse linç ederler. Siz binin, ben atı yedeğimde çekeyim der.

İbrahim hakkı hazretleri Ermeni’yi ikna edip ata bindirir. Ayrıca ona yol erzakı da ayarlar. Nöbetleşe ata binerek köye revan olurlar. Bir yandan da derin bir sohbete dalarlar.

Bu arada Ermeni hizmetçinin içinde müthiş bir iç savaş başlamıştır. Bir yanda köylüleri gözünün önüne getirir, bir yanda İbrahim hakkı hazretlerinin yapmış olduğu insanlığı. İkisi arasında çok büyük fark görür. İbrahim hakkı hazretlerinin büyük bir insan olduğunu takdir eder.

Köye yaklaştıklarında binme sırası Ermeni’ye gelmiştir. Ermeni, İbrahim Hakkı hazretlerine köylülerden çekindiğini binme sırasını kullanmayacağını söylese de İbrahim hakkı hazretleri onu ikna ederek ata bindirir. Ermeni atın üstünde, İbrahim Hakkı hazretleri yedeğinde at olduğu halde köye giriş yaparlar.

Bu manzarayı uzaktan gören köylüler büyük bir öfkeyle Ermeni’ye hücum ederler:

–Biz sana âlimimize hürmette kusur etme demedik mi, diye azarlayacak olurlar. Bunun üzerine İbrahim hakkı köylüleri ikna eder. Yolun uzun olduğunu, Ermeni’nin de bir insan olduğunu, atın ise zayıf olduğunu ikisinin sırayla binmesinin en uygun olan davranış olduğunu ve bunu kendisinin istediğini söyler.

Bunun üzerine köylüler Ermeni’ye hemen şu teklifi sunarlar:

–Gördün mü dinimizin yüceliğini, bak âlimimizi attan indirip seni ata bindirdi. Çabuk dinimize gir. Ermeni acı, acı gülerek der ki:

Ben burada iki tane İslâmiyet görüyorum. Birisi İbrahim Hakkı’nın, diğeri sizin. Ben sizin dininize asla girmem. Ama İbrahim Hakkı’nın dinine girerim der ve Müslüman olur.

Çıkarılabilecek muhtemel dersler:

Burada ki fark yaşantıdır. Söylenilenlerin hayata dökülmesidir. Sözle özün uyumudur. Tutarlılıktır. Kişisel bütünlüktür. Algı-söz-eylem uyumudur.

–Dilden dökülen İslâm değil, halden dökülen İslâm insanlara tesir eder. Beden de konuşur. Tavırlar, bedenin konuşan kelimeleridir. Duyup anlayacak kulak, görüp okuyacak göz gerek! Kaliteli insan olmadan, kaliteli Müslüman olmaya çalışmak beyhude çabadır, abesle iştigaldir.

“Kim olduğun öyle bağırıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.”

Söylediklerini yaşayan insanlar bir enerji yayarlar.

Samimiyet ve tutarlılık, sahibini diğer insanların gözünde devleştirir.

–”Eğer bizler; efalimizle, akvalimizle, ahvalimizle mehasini islamiyeyi ızhar edebilseydik, sair dinlerin müntesipleride fevç, fevç ve mevç, mevç İslâm’a gireceklerdi” (Said-i Nursi (r.h)).

Dr. Muhammed İkbale:

–İslam’ın batıda daha hızlı yayılması için ne yapabiliriz diye sorulunca şöyle cevap vermiş:

–Şu anda yeryüzünde yaşayan Müslümanların İslam’ı temsil etmediğini batıya itiraf ediniz. Batılılar o zaman Müslüman olur.

Oturduğun hasır sekisi, çağırdığın İstanbul türküsü.

–Dil ne söylüyor, ayak nereye gidiyor. Ayak dilden ayrı yürüyorsa, ikisini de bırakın gitsin.

–Söylenilenlerle değil, hissettirilenlerle ilgileniyorum.

–Bedenin de bir dili vardır ve bedende konuşur. Onun konuştuklarını anlamak ince zanaattır.

–İnsanı da bir kitap gibi okumak gerekir.

–İnsan Allah’ın en muhteşem sanatıdır. İnsana saygısı olmayanın Allah’a saygısı sahtedir!

–Müslüman olmamı on yıl geciktiren Müslümanlardan, Ahirette davacı olacağım (Cat Stevens (Yusuf İslâm)).

–İnsan güç ve kudret karşısında eğilir. Ama sevgi ve şefkat karşısında diz çöker (Bu kuralın tek istisnası, lehinde ve aleyhinde olan şeyleri ayırt edemeyen ahmaklar ve celladını kutsayan mazoşistlerdir).

–İncelik ve zarafetten yoksun insanlar, bol çam devirirler, çok kalp kırarlar.

Dini-dar olmak, dindar olmak demek değildir

Peygamber Efendimizin (s.a.v):

–“Allah’ım! İki Ömer’den birisiyle bu dini güçlendir” duası niçin Hz. Ömer (r.a) hakkında kabul gördü de Ebu Cehil (Ömer Bin Hişam) hakkında kabul görmedi? Çünkü, Hz. Ömer’in (r.a) insani kalitesi, Ebu Cehil’den çok üstündü. Hz. ömer (r.a) yiğit, mert, cömert ve net bir insandı. Ebu Cehil ise korkak, kaypak, iki yüzlü zalim ve merhametsiz bir insandı.

Siyer kitaplarından okuyarak bunu daha iyi anlayabiliriz.