O gece onunla görüştüm. Halinden çok perişan olduğu anlaşılıyordu. Kömür alamadığından çok üşüdüğünden yakınıyordu. İş bulamamıştı. Belki de günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı. Beti benzi sapsarıydı. Ben sadece acı bir tebessümle onun dertlerini dinleyerek geçiştirdim. Allaha havale ettim. Birbirimize sarılarak ayrıldık.

Sonra iç dünyamdaki sesle amansız bir mücadele başladı. İçimdeki ses adeta haykırıyordu:

–Sana yazıklar olsun, en azından ona bir ay yetecek kadar kömür alabilirdin, bir ay yetecek kadar yiyecek ayarlayabilirdin, bu gece nasıl yatacaksın, sen insan değilsin, sana yazıklar olsun. İçimdeki sesle tartışmaya başladım:

–Para kazanmak kolay mı, bende zengin değilim, biliyorsun ödenecek yığınla borcum var. Bende kirada oturuyorum. Günde kilometrelerce yol yürüyerek işime gidiyorum. Benimde borçlarım var. Sorumlu olduğum eşim ve çocuklarım var. Ne yapabilirdim? İçimdeki ses çok güçlüydü, haykırırcasına konuşuyordu:

–Ona bir aylık kömür ve yiyecek alsaydın, ölür müydün be adam, yalan söyleme, maaşınla bunu yapabilirdin. Yürüyorsan sağlamsın ve karnın tok. Her halükârda ondan daha iyi durumdasın. Hiç boş yere inkâr etme, sen ona yardım edebilirdin. Ama bunu yapmadın. Kendini inkâr ettin. Duygularını mumyaladın, ama bu gece seni uyutmayacağım.

İçimdeki sesi duymamaya çalışarak televizyonu açtım. Bir belgeselde bir timsah bir başka hayvanın denize doğru emekleyen yavrusunu ağzına alıyor, hiç incitmeden denize kadar götürüp bırakıyordu. Hayvanlar arasındaki bu dayanışma kalbime ok gibi saplanmıştı. Ben ise belgeseldeki timsah kadar olamamıştım. Hayata tutunmaya çalışan bu insana, emekleyen umuda emekleyen bu insana, bir timsah kadar bile yardımcı olamamıştım.

Belgeseli kapatıp başka bir kanala geçtim. Bu kanalda marifetli robotlardan bahsediliyordu. Bu robotlar namaz hareketlerine benzer hareketler sergiliyorlardı. Robotlar, rükua eğiliyor, sonra kalkıyor, sonra secdeye gidiyordu. Bir anda beynimde şimşekler çaktı. O robotlarla kendimi kıyasladım. Onlar demirden, plastikten yapılmış robotlardı. Belli marifetleri vardı. Ama robotlar ağlamaz, özlemez, hayal kırıklığı yaşamaz, acı çekmezdi. Çünkü onların duyguları yoktu. Benim bu robotlardan tek farkım et ve kemikten oluşumdu. Yani onlar metalden robot, ben ise kemikten robottum. Onların duyguları olmadığı için birbirlerine yardım edemiyorlardı. Benim ise duygularım vardı, ama bencillik ve hırs yüzünden onları susturmaya çalışmıştım. Ben de yardım etmiyordum. Pekiyi o namaz kılan robotlarla benim aramdaki fark neydi? Ben daha komik ve gülünç durumdaydım. Asıl acınacak olan bendim. Duygularım ayağa kalkmış ve beni köşeye sıkıştırmıştı. Bana arka, arkaya darbeler indiriyorlardı…

Vicdanım yine seslendi:

-Seni acımasız, seni merhametsiz, seni bencil, bu adamı suya düşmüş boğuluyor görsen yardım edersin değil mi, ya da açlıktan bayılmış, yere yıkılmış görsen hemen ambulans çağırırsın değil mi? Pekalâ, bu insana yardım etmen için illâ açlıktan bayılması mı gerek? Suya düşmesi mi gerek? Hikmet, denize düşeni kurtarmak değil, denize düşmesini engellemektir. Sen problemin son safhasında yardım etmek istiyorsun. Bu yardım değil zulümdür. Kendini kandırmaktır. Senin mezardaki ölüden farkın yok. Sen nefes alıp veren bir ölüsün Müteharrik meyyitsin sen.

O gece vicdanım beni sabaha kadar uyutmadı. Sabah olunca vicdanımın sesi doğrultusunda hareket ettim. Bin bir utanç ve mahcubiyet içinde, başım yere eğik arkadaşımın kapısına yaklaştım ve zile bastım. Biraz sonra sapsarı benziyle dışarı çıktı:

–Kapına gelen bu robot kılıklı insan, sizden insanlık dersi almak istiyor lütfen beni öğrenciliğe kabul buyurunuz diye ağlamaya başladım.

O da ağlıyordu… Hıçkıra, hıçkıra söylediği sözleri ömrüm boyunca unutmayacağım:

–Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum, biliyordum…

Çıkaracağımız muhtemel dersler:

Her dindaş duygudaş değildir.

–Aynı “açıdan” bakanlar değil, aynı “acıdan bakanlar daha iyi anlaşır.

–Acıyı hisseden canlıdır, paylaşan Hz. insandır.

 -“Lafımın dostu, çilemin yabancısı”

–Bedeli ödenmemiş sevgi, haksız kazançtır.

–Ormanda yan, yana dizilen ağaçlarda bir cemaattir ama yanan arkadaşına yardım edemezler, sadece seyredeler. Lütfen! Ağaçlar cemaati gibi olmayalım.

Saflardayken safdışı edilmiş bir saftı o, saflarda olduğunu zanneden!

Ha yanan arkadaşına müdahale ed(e)meyen odun yığınları,

Ha yanan arkadaşına müdahale etmeyen odunlaşmış insan yığınları.

–Dalgalar arasında çırpınan bir insanın boğulmasını seyretmekle, problemlerin içinde çırpınan bir insanın boğulmasını seyretmek arasında bir fark yoktur. Her iki durumda sessiz şeytanlıktır!

Çözülmesi gereken bir problemi gördüğünde hemen vicdanının sesini dinle! Kimse yok mu deme! Ben şu an bu problemi çözecek en etkili kimseyim de. Mazeret değil, maharet üret! Bütün kaynaklarını harekete geçir ve o problemi çözmeye çalış.

–Bir insanın boyunun uzunluğunu metreyi çenesinden değil, başının üstünden tutarak ölçerler.

–Dostluk lafla değil, icraatladır. Eğer öyle olsaydı en yakın dostlarımızın papağanlar olması iktiza ederdi.

Söylenenlerle değil, hissettirilenlerle ilgileniyorum.

–Benzerler birbirini çeker, zıtlar birbirini iter.

–Bir kargayla bir bülbülün arkadaşlık ettiği görüldü. Hikmet ehli buna taaccüp ettiler. Dikkatle bakınca anladılar ki her ikisinin de bir kanadı kırıktı.

–Kıyamete yakın Müslümanlar içinde en az bulunacak şey; helal para ile kendisine güvenilecek arkadaştır. (Hadis-i Şerif. İbn-i Adiyy).

–Dost, kardeşini üç şeyde korumadıkça gerçek dost sayılmaz; sıkıntıda, olmadığı yerde ve ölümünden sonra.

–İflas eden bir iş adamı durumunu toparladıktan sonra zor gününde kendisini terkedenlere şöyle bir şiir yazmış:

–Kahveler pişti gel, köpükleri taştı gel, iyi günün dostu, kötü gün geçti gel!

–“İki nimet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum:

Birincisi, bir adamın ihtiyacını karşılayacağımı sanarak bana gelmesi, bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir.

Diğeride, o kimsenin arzusunu Allah’ın benim vasıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır. Bir Müslüman’ın işini görmeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Hz. Ali (r.a))

İyiliği sayarak değil, saçarak yapmalıyız. İyiliği konuşarak değil koşuşarak yapmalıyız.

–Yemeklerin adını sayarak değil, ikram ederek açlığımız giderilir.

Burada şu tespiti yapmamız gerekir:

Hangi insan bizimdir?

El-cevap: Problemini çözdüğümüz insan bizimdir.

Lütfen Dikkat!

Bir insan sizinle duygularını (acı, üzüntü, sevinç veya bir durum) paylaşırken;

–alay ederseniz,

–sırıtarak veya kahkaha atarak dinlerseniz,

–ya da hiçbir şey olmamış gibi dinlerseniz,

–konuyu değiştirip başka bir konuya geçerseniz,

–aslında dinlemeyip, dinleme taklidi yaparsanız,

–o an başka şeylerle meşgul olursanız,

–hele, hele hiçbir şey demeden, sırtınızı dönüp çeker giderseniz, o insan sizden nefret edecektir. Artık o insanı kaybetmişsiniz demektir.

O insanı tekrar kazanmanız için ancak bir mucize! gerekir.

Adam hıçkıra, hıçkıra ağlıyor, oğlunun ölümünü anlatıyor, üzüntüsünü paylaşmak istiyor. Dinleyen iletişim harikalarından! birisi umursamaz bir ses tonuyla soruyor:

-Ya benim şu işi ne yaptın hallettin mi? İşte bu adam biyonik bir robottur. Bu adam duygu körüdür. Acıyı farketmiyor ve paylaşmıyor. Demek ki neymiş: Her dindaş, duygudaş değilmiş!

Lütfen Dikkat:

Köpekleşen insanların sayısı arttıkça, köpekle dertleşen insanların sayısı da hızla artıyor. Sizce de ilginç değil mi? Hayvanlar duyguları daha iyi tanıdığı için (kalbi nasır tutmuş bazı insanlara göre) birçok insan, insanda bulamadığı sıcaklığı ve cana yakınlığı hayvanda arıyor. Bu durum, psikolojik açıdan bizim intiharımız demektir.

Bu durumda şehirler; ışıklandırılmış beton ormanlarda, insanların kalabalıklar içinde yaşadıkları yalnızlıktan ibaret olur.

Bkz: Modern İnsanın Yalnızlığı