O ZAMAN BURADA NE İŞİMİZ VAR, ÇÖLE DÖNELİM!

Bir hayvanat bahçesinde yavru deve, anne deveyle konuşuyordu. Yavru deve annesine sordu:

–Anneciğim neden bizim sırtımız çok kambur diğer hayvanlara hiç benzemiyor?

Anne deve gururla cevap verdi:

–Yavrucuğum, sırtımızın kambur olması bizim için büyük bir üstünlüktür. Zira biz çöl şartları için yaratılmışız. Sırtımızdaki kambur büyük bir su deposudur. Diğer hayvanlar çölde susuzluktan ölürken biz aylarca su içmeden yaşayabiliriz. Çünkü ihtiyacımızı o su tankından gideririz. O yüzden sırtımızdaki su deposu bizim için büyük bir nimettir.

Yavru deve tekrar sordu:

–Peki, anneciğim, kirpiklerimizde diğer hayvanların kirpiklerine hiç benzemiyor. Neden?

Anne deve yine gururla cevap verdi:

–O kirpikler çöl şartları için özel tasarlanmış yavrucuğum. Çölde kum fırtınaları olur. Kum fırtınası olduğu zaman o kirpiklerimiz sayesinde gözümüze hiç kum girmeden rahatlıkla yol alabiliriz.

Yavru deve tekrar sordu:

–Pekiyi ayaklarımız neden ince ve uzun?

Anne deve yine gururla cevap verdi:

–Dedim ya yavrucuğum, ayaklarımız da çöl şartlarına uygun olarak yaratılmıştır. İnce uzun olması hem yük taşımamızı kolaylaştırır hem de kumlara saplanmadan rahatlıkla yol alabiliriz.

Yavru deve biraz düşündükten sonra annesine şöyle dedi:

–Anneciğim, sırtımızın kamburu çöl şartları için tasarlanmış, Kirpiklerimiz çöl şartları için tasarlanmış, İnce ve uzun ayaklarımız çöl şartları için tasarlanmış. Kısaca bizler çöl için yaratılmışız. Pekiyi, burada ne işimiz var. Haydi, çöle dönelim o zaman.

İnsanın ebediyet için yaratıldığını bu kadar güzel bir hikâye ancak anlatabilirdi. İnsanda bütün duygu ve latifeleriyle ebed için yaratılmıştır. Hiçliğe asla razı değildir. Zerre kadar insaniyet ve hayat lezzetini tatmış bir insan, hiçliğe zerre kadar razı olmaz, fıtratı buna izin vermez.

İnsan bütün latifeleriyle ebede aşıktır. Ebedi gençlik, ebedi aşk, ebedi muhabbet ister. Kısaca ebediyet ister. O yüzden Hz. İbrahim (a.s):

–Batanları sevmem demiştir (En’am Suresi, 76).

“Her an ölümlüyüm ölümlüyüm diye haykıran dünya, her an ebed ebed diye haykıran insan ruhunu zerre kadar tatmin etmez, edemez”.

Allah’u Teala; her nefis ölümü tadıcıdır, buyuruyor. Bakınız burada büyük bir incelik var. Muhteşem bir belagat var. Ölmeye mahkûmsunuz, her nefis ölecektir demiyor. Tatmakkelimesi özellikle seçilmiştir. Kuran’ın belagatine ne kadar uygundur. Çünkü tadımlık olan her şey geçicidir. Kalıcı değildir. Ölümde tadımlıktır. Bir defaya mahsustur. Yani ölüm tadımlıktır, kalıcı değildir. Burada insana ne büyük bir müjde vardır. Bu ayet insan ruhunu ne kadarda teselli etmektedir. İnsana, ölümün tadımlık olduğunu söylerken ebed müjdesi vermektedir.

Ebediyet kapısına tadımlık ölümün kapısından geçilmektedir.

Mesela 40 yaşında bir insana;

–Ya ne kadarda genç gösteriyorsun, Maşa-Allah 30 yaşında gibi gösteriyorsun desek, ne kadar mutlu olacaktır. Bizim onu on yıl genç algılamamız onu ne kadar mutlu ediyor. Ruhunu ne kadar okşuyor. O da biliyor ki yaşı 40.Yine biliyoruz ki kimliğinde 40 yıl yaşamış gösteriyor. Biz onun ömrüne bir dakika bile ilave yapacak güçte değiliz. Ama buna rağmen mutlu oluyor. Pekiyi neden? Çünkü burada onu genç algılıyoruz. Bu algılama onu çok mutlu ediyor. Ruhunu okşuyor. Ölümsüzlük, ebedi gençlik insanın ruhunda vardır. Genlerine kodlanmıştır.

Şair demiş ki:

“Uçun kuşlar uçun doğduğum yere,

Şimdi dağlarında mor sümbüller vardır,

Üzerinde akar coşkun bir dere,

İçimde oralı bir bülbülvardır.”

Şairin kendi vatanı için dediği bülbül asıl vatanımız ahiret için, ebediyet için geçerlidir. İçimizde ebed bülbülü vardır. Sürekli olarak; ebed, ebed diye ötmektedir. İnsan yok olmaya unutulmaya asla razı değildir. O yüzden insan ruhunu en çok inciten şey; vefasızlıktır, unutmaktır. Bir insana verilecek en büyük ödülde seneler geçse bile onu unutmadığınızı hissettirmektir. Çünkü unutmakta bir nevi hiçlik vardır. Unutmamakta hatırlamakta ise bir nevi ebedileştirme vardır. Öyle ki, insanlar kendi hatıralarını bile unutmuyorlar kalıcı kılmak için fotoğraflarını arşivliyorlar. Sesleri arşivliyorlar. Hatıralarını videolara kitaplara kaydediyorlar. Bütün bunlar insanın hiçliğe yokluğa razı olmadığını gösterir. Demek ki insanın ruhunda ebed duygusu vardır. Bunu da veren Allah’tır.

Çünkü Allah kullarına ebediyeti vermeyi istemektedir.

Demek ki Allah kullarına ebediyeti vermek istemeseydi, Kullar ebediyeti istemezdi.

Çünkü kullar sınırlıdır. Zamanın ötesine geçebilmiş değildir. Sınırlı olan kulların, sınırsız olan ebediyeti, görmediği halde vicdanında, fıtratında hissetmesi ve bunu şiirlerine, kitaplarına, hatıralarına yansıtması, Sonsuzluğun Sultanı olan Allah’ın, kullarına ebediyeti vermek istemesindendir. Yoksa kullar ebediyeti nereden bileceklerdi? Allah, kullarının aklına, vicdanına ruhuna ebediyeti adeta kodlamıştır. İçimizdeki ebed bülbülü sürekli ötmektedir. Yokluğa hiçliğe razı değildir.

Hatta 80 yaşında yaşlı bir zata doktorlar bir haftalık ömrünün kaldığını söyleseler sonra çok meşhur bir doktor gelse, “seni yakalandığın bu hastalıktan kurtarabilirim, en az bir sene daha yaşarsın ama bütün servetini isterim” dese, o yaşlı zat bütün servetini seve seve verir. Çünkü insanın ruhunda ölümsüzlük vardır. Ebediyeti istemek vardır.

İnsanın ruhu, vicdanı hiçliği asla kabul etmez.

Ey kendini akıllı zanneden insan! İnsaf nazarıyla bir düşün. Sen bir saniyede şip-şak çektirdiğin fotoğrafı en güzel çerçevede saklıyorsun, evinin en güzel yerine koyuyorsun, fotoğrafını bile buruşturup atmıyorsun da,

Seni Ahsen-i Takvim Suretinde yaratan Allah, seni dirilmemek üzere toprağın altına atar mı? Sen fotoğrafını buruşturup çöpe atmadığın halde o fotoğrafın sahibini buruşturup yokluğa hiçliğe atar mı? “Hangi tohum toprağa atıldı da yeşermedi? İnsan bir tohumdan daha mı basittir ki toprağa atılsın da yeşermesin?”

Kullarına sonsuzluğu vadeden Allah, kullarını hiçliğe atmaktan münezzehtir. Düşünen insanlar için bu örneklerde ne kadar güzel hikmetler vardır.

Yukarda verdiğimiz örnekte görüldüğü gibi develer mucizevî bir şekilde bir kasd-ı mahsusla çöl için tasarlanmıştır. Kur-an-ı Kerim; Kuvvirat Suresi’nde devenin bu özel tasarımına dikkat çeker.

Bir başka örnek verecek olursak; en mutsuz bülbül, kafesteki bülbüldür. Kafesi altından da olsa onu mutlu kılmaz. Çünkü altın kafes, onun özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Çünkü kafesi süslemek içindeki kuşu beslemek değildir. Bülbül altın kafeste vatanım, vatanım diye inler. İnsanda altın kafesteki bülbül gibi, bütün cazibesine rağmen bu ölümlü dünyada; ebed, ebeddiye inlemektedir. Hz. Mevlâna insanın bu özlemini kökünden koparılan kamışa benzetir. Ney, kökünden koparılan bir kamıştır ve kökünden koptuğu için ayrılık sancılarıyla inlemektedir. İnsanda bu dünyada bir çeşit ayrılık sancısı yaşamaktadır. Ne zaman vuslat gerçekleşirse o zaman insanın acısı dinecektir. Dünya ve içindeki her şey insanın olsa, hatta üstüne Merih’in tapusu da eklense insan mutlu olamıyor. Çünkü insan ebede mahsustur, ebed için yaratılmıştır. Ebed, ebed diye inlemektedir.

İnsanın bu dünyadaki serüveni, ebed için lazım olan levazımatı tedarik etmek içindir. Yoksa burası için değildir. Allah dünyayı Mü’min için, Mü’mini de ahiret için yaratmıştır. Yoksa “dünyanın bizzat kendisi; Allah katında bir sinek kanadı kadar” değerli değildir.

İşte insanlardan bazıları ebed için lazım olan levazımatı güzelce tedarik edip kervanla yola devam ederler. Kervandan asla geri kalmazlar. Bazıları ise kendilerini öylesine alış-verişe kaptırırlar ki, kervanı kaçırırlar.

Niyazi Mısri’nin şiirinde söylediği gibi:

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere

Can atar gafil, binası oldu viran bîhaber

Dil bekası, Hak fenası istedi mülk ü tenim

Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber

Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömrüm oldu heba

Yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bîhaber

Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garip

Dide giryân, sine biryan, akıl hayran bîhaber.

Allah-u Teala alış-verişi güzel olanlardan eylesin (Âmin).