Kurbağanın en büyük zevki ılık suda keyif yapmakmış. Kurbağa kaynar suya atıldığında hemen tepki veriyor ve can havliyle kaynar sudan fırlıyor. Ama kurbağa ılık suyla dolu bir tencereye atıldığında hiç tepki vermiyor. Ilık suyun sıcaklığı derece derece artırılıyor. Kurbağa sanıyor ki hala suyun derecesi aynı. Çıkmak istediğinde tüm vücudunun direnci kırılmış ve uyuşmuş. Haşlanmak kurbağanın kaderi oluyor.

Bir akbabanın Niagara Şelalesi üzerinde yüzen bir cesedi yiyerek yüzdüğü görüldü. Akbaba pençelerini cesede iştahla saplamış bir yandan cesedi yiyor bir yandan da keyifle yüzüyordu. Akbaba girdap noktasına geldiğinde kanatlarını açıp uçarak kurtulmayı düşünüyordu. Girdap noktasına yaklaştığında akbaba bütün gücüyle havalanmak istedi. Ama pençeleri cesedin içinde donmuştu. Akbaba cesetle birlikte girdaptan aşağı uçtu ve boğularak öldü.

Günahlara karşı müminin durumu da böyledir. Sabah namazını ilk defa kazaya bırakan bir mümin çılgına döner, hıçkıra hıçkıra ağlar, sadakalar verir, tövbe istiğfarlar eder. Hassasiyeti nispetinde pişman olur. Ama birkaç kez bu günahı tekrar ederse yavaş yavaş ılıklaşmaya başlar. An gelir burnunun ucuna konan sineğin ısırması kadar bile etkilenmeyebilir. Çünkü ılıklaşmış ve duyarsızlaşmıştır. Zamanla o günahı küçümsemeye başlar hatta o günahın günah olmadığına dair savunma mekanizmaları bile geliştirir. Ilıklaşma süreci sonucunda iradesi felç olmakla kalmaz, Mazallah imanı da ılıklaşmaya başlar.

Ilıklaşmak, tepkisizleşmektir, duyarsızlaşmaktır. Bir nevi hissi iptal etmektir, donuklaşmaktır.

Ilıklaşmanın bir sonucu olarak, ertelemeler başlar. Ertelediğimiz her şey bizi eritir ve yok eder.

Ilıklaşmanın bir sonucu olarak, yok saymalar başlar. Yok saydığımız görmezden geldiğimiz her şey gelir gözümüzü çıkarır.

Ilıklaşmanın bir sonucu olarak, yarına bırakmak başlar. Yarınlar yarınlara bırakanlara yar olmadılar. Onları yardan uçurdular. Helâk ettiler.

O yüzden bütün güzellikler sürekli tekrar edilerek, üzerinde yoğunlaşarak canlı ve taze tutulur. Kötülükler ve bağımlılıklar için ekstra bir gayret sarfetmemiz gerekmez. Çünkü dikenler ekilmez. Tarlanın bakımı terk edildiğinde dikenler kendiliğinden ortaya çıkar. Karanlık doğmaz. Güneş battığında zaten karanlık ortaya çıkar.

Ilıklaşma sonucu kişi silik bir kişiliğe sahip olur. Canlılığını ve tazeliğini kaybeder. Sıradanlaşır ve basitleşir. Alışkanlıkların esiri olur. Ilıklaşma sürecinde kişi taksit, taksit ölmüştür. Ama sürecin nasıl çalıştığını bilmediği için kendini hala yaşıyor sanmaktadır. Algılarının başına ne gibi bir çorap ördüğünden habersizdir.

Hapishanedeki mahkûm her çıkışında bir organını dışarı bırakıyormuş. Yani ameliyatla alıyorlarmış.

Müdür takılmış:

–Bana bak, sen taksit, taksit firar ediyorsun diye.

İnsanda her ertelemede bir parçası ölür, her ertelemede bir parçası erir, her ertelemede bir parçası duyarsızlaşır. Ama o hala kendini aynı sanmaktadır.

Ilıklaşma sürecinden en büyük pay anne ve babanın, büyük anne ve babanın zehirli sevgileridir. Burada açı örneğini vermemiz konuyu iyice aydınlatacaktır. 6 senelik bir açı düşünelim. Açının başında yaptığımız bir milimlik bir oynama açının sonunda çok büyük bir açılım meydana getirecektir. Bu oynamayı ister müspet anlamda, ister menfi anlamda algılayabiliriz.

Bir çocuk doğduğundan itibaren; tertip düzene alıştırılırsa, aldığını yerine koymaya alıştırılırsa, odasını toplamaya alıştırılırsa, başladığı işi bitirmeye alıştırılırsa, yaşına göre yüklendiği sorumlulukları düzenli olarak yerine getirmeye alıştırılırsa, 6 yaşına geldiğinde bu alışkınlıklar onda kökleşecektir.

Eğer bu hassasiyetler yolun başındayken kazandırılmadıysa, yolun sonuna gelindiğinde sihirli süre kaçırılmış olacaktır. Bundan sonraki yapılanma hem büyük bir efor gerektirecek, hem de tutması kolay olmayacaktır. 6 yıl boyunca toplamaya alışmış bir çocukla, 6 yıl boyunca dağıtmaya alışmış bir çocuk bir olur mu? 6 yıl boyunca dağıttığı eşyaları bir gün gelecek ve artık dağıtmaz hale gelecek ve sürekli toplayacak öyle mi? Bu sadece kuru bir temenniden ibarettir. Kişi istese de bunu yapamaz. Çünkü irade felç olmuştur. Felçli bir irade ise kanserli uzuvdan daha tehlikelidir.

Her güzel tekrar edilmezse yerine hemen kötü bir alışkanlık çıkıverir ve o tekrarlanmaya başlar. Büyüyen her küçük şey, zaman gelir sahibini yutar. Her kötü alışkanlık ertelene, ertelene terk edilen güzel bir alışkanlığın sonucudur. Daha açık ifade edecek olursak, kötü alışkanlıklar terk ettiğimiz güzel alışkanlıkların intikamıdır. Güzellerin ölümü kötülerin doğumudur. Çünkü fıtrat boşluk kabul etmez. Sen kendini hakla meşgul etmezsen batıl seni istila eder.

İslâm; hiçbir şeyi Allahtan daha fazla sevmemizi istemiyor. Bu yüzden müthiş bir irade eğitimi veriyor. “En çok sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe kâmil mümin olamazsınız” hadisinin bir hikmeti de budur. En çok sevdiğimiz şeyleri Allah yolunda sarfettirerek eşyaya bağımlılığımızı, kul köle olmamızı engelliyor. Mal canın yongasıdır demiş atalarımız. Sevdiğimiz her şey sevgimiz miktarınca görünmez bağlarla bizi bağlıyor, irademizi felç ediyor adeta.

Hikmetli bir sözde buyrulmuş ki: Verirken sanki canı çıkıyormuş gibi verir. Dünyevileşme süreci aynı kurbağanın ılık su fantezisine benziyor. Şu da olsun bu da olsun. Başlangıçta araç olarak istenen imkânlar, sonra amaca dönüşüyor. O güzel niyetler yerini tutkulara ve bağımlılıklara terk ediyor.

Sonuç: Kanatları altınla kaplı kuş uçamaz.

O yüzden İslam komutanları bir yere sefere giderken;

Üzerinize öyle bir orduyla geliyorum ki, sizin hayatı sevdiğinizden ziyade ölüme müştaktır buyurmuşlardır. Öyle ya, hayatı canı gibi sevenleri, hayattan ziyade ölümü canı gibi sevenler, korkutabilirdi.

Yine Bizans kralı; bir Arap casustan, harp öncesi Müslüman askerler hakkında bilgi alıyor:

Onlar ne yapıyorlar?

Casus:

–Gündüzleri ok ve kılıç tâlimi yapıyorlar. Ölümü özlüyorlar. Geceleri de ibadet yapıyorlar.

Kral:

–Allah beni onlarla, onları da benle karşılaştırmasın diyor.

Çorçil:

–Ben topun namlusundan cenneti seyreden bir askerle asla savaşamam demiştir.

Vesselâm