EN BÜYÜK MESELE!
Bir Mü’minin en büyük meselesi son nefesinde imanla kabre girmek meselesidir. Çünkü her Mü’minin başına zemin yüzü kadar büyüklüğünde sonsuz bir cenneti kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Bu asırda bu davayı kazanmak çok zorlaşmış. Çünkü; his, hevesat, günahlar, kötü çevre, kitle ve iletişim araçlarının günahlara hizmet etmesiyle bu davayı kazanmak oldukça zorlaşmış. O yüzden son nefesinde imanla ölmek ve kabre imanla girmek meselesi en büyük meseledir. İmanı elde etmek kolaydır, elde tutmak oldukça zordur ve en önemli meseledir. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir, nasıl dirilirse de öyle haşrolur.
Acaba bir Mü’min son nefesinde imanını şeytanın buzlu kadehine satsa, o kaybettiği davanın yerini ona dünya saltanatı verilse doldurabilir mi? Dünya ve içindeki her şey ona verilse bu kaybettiği davanın yerini doldurabilir mi? Elbette dolduramaz. Çünkü, dünya ve içindeki her şey ölümlüdür. Son nefesinde imanını şeytanın buzlu kadehiyle takas eden ve ahirete imansız giden bir insan, bu dünyada sultan olsa kaç para eder? Artık iş bitmiştir.
Son nefeslerini veren bir insana büyük bir miras kaldığı müjdesini verseniz zevk alır mıydı, yoksa büyük bir acı mı hissederdi? Son nefeste imanı kaybetme durumunda ise bundan binlerce kat elem vardır. Çünkü söz konusu sonsuz Ahiret Hayatıdır.
İmanını kaptıran Mümin, Peygamberimizi ebediyen göremeyecek, ebedi gençlik, ebedi muhabbet, ebedi aşk ve ebedi nimetlerin hepsinden mahrum kalacaktır. Dünyadayken menkıbelerini dinlediği yüz binlerce peygamberi göremeyecek, yüz milyonlarca evliyayı göremeyecektir. Çünkü, Cenneti ve içindeki her şeyi buzlu bir kadehe değişmiştir. Hapishanedeki insanın dışarıda muhteşem bir hayat olduğunu bilmesi hapisteki acıyı binlerce kez artırması gibi, cehenneme giren bir insanın hemen biraz ötesinde cennetin olduğunu bilmesi ve oradaki sonsuz nimetleri kaçırdığını bilmesi cehennem azabını binlerce kez artıracaktır.
İşte bu yüzden bir Mü’min’in en büyük meselesi son nefesinde imanı kaptırmamaktır. İmanla ölmek ve imanla kabre girmektir.
Güneş gibi bir hakikat varken mum ışıklarına müteveccih olunmaz. Şimşek gürültüsü gibi bir seda varken sinek vızıltılarına kulak verilmez.
Eden varsa ya divanedir ya da aklından zoru vardır. Her gün en az yüz binlerce defa insanı kabristana boşaltan ölüm, insana en büyük hakikati haykırmaktadır. Ezan sesleri, selâ sesleri, birbiri arkasına hızla geçen günler, saçlarımızdaki beyaz teller, geceyle gündüzün arka arkaya gelmesi, sevdiklerimizin Allahaısmarladık bile diyemeden birer, birer vefat etmesi ve daha böyle yüzlerce olay insana en büyük meselesini haykırmaktadır!
Akıllı insan lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilen ve gereğini yapabilen insandır. Bazen yeni açılan büyük mağazalar büyük kampanyalar yapıyor. Piyasa şartlarına göre büyük indirimler yapıyor. İnsanlar bu indirimlerden yararlanabilmek için iki saat, üç saat önceden mağazanın önüne geliyor ve saatlerce kuyrukta bekliyor. Soğuk ve sıcağa aldırmıyor. İçerde yaşadığı izdiham, itilmek kakılmak da cabası. İnsan aklı birazcık indirimli mal alabilmek için saatlerce önceden mağazanın kapısı önüne gelmeyi ve saatlerce ayakta beklemeyi ve içerde itilmeyi kakılmayı akıllı ve kârlı bir davranış olarak görüyor. Ama ebedi hayatın anahtarı hükmünde olan namaza gelince on dakika ayırmayı çok görüyor. Ben çok meşgul bir adamım diyor. Ya da namazı alel acele, tadili erkana riayet etmeden kılıyor. Ya da üşenerek, istemeyerek kılıyor. Bir maçı izlemek için tam 90 dakikasını ayırıyor, bir filmi izlemek için saatlerini ayırıyor. Ama Sonsuz Hayatın anahtarı hükmünde olan, kabirde bir nur olan sıratta bir Burak olan Namaza gelince hep bahane üretiyor.
İşte bu nefsin oyunlarından sadece bir tanesidir. Burada nefis iradeyi felç etmiştir. Felçli bir irade kanserli bir uzuvdan daha tehlikelidir.
Sağlığında cennetle müjdelenen sahabeler bile bu büyük mesele karşısında tir, tir titrerken, bizler yirminci asrın Müslümanları olarak şare kadar imanımızla bu sorumluğu bu hassasiyeti duymuyorsak, bu sadece bizim cehlimizdendir. Meselenin büyüklüğünü idrak edemeyişimizdendir.
Peygamberimiz (s.a.v) devesinin üzerindeyken vahiy geldiğinde deve vahyin ağırlığına dayanamayarak çöküyordu. Demek ki vahyin manevi bir ağırlığı vardı. Aynı ayetleri bizlerde okuyoruz, neden dizlerimizin bağı çözülmüyor? Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud Suresi neden bizlerin saçlarını ağartmıyor? Bir cümle nasıl bir güce sahiptir ki, bir insanın saçlarını ve sakallarını bir anda ağartabiliyor? Bu soruları ince, ince düşünmemiz gerekir.
Dünyada kaybedilen her kıymetin, her maddi değerin, daha fazla çalışarak telafisi mümkündür. Allah ölümden başka her problemin çözümünü yaratmıştır. Ölüm zaten kendisi bir kurtuluştur. Hiç kurtuluştan kurtuluş olur mu?
Mesela: Sınıfta kalan öğrenciler için çeşitli telafi sınavları vardır. Malını kaybeden, evi yıkılan, arabası çalınan bir insan, Allah sağlık sıhhat verirse, imkân verirse bunları tekrar elde edebilir. Ya da sigortası varsa, sigortası bunları ödeyebilir. Kişi çalışır gayret ederse, Cenab-ı Hakkın yardımıyla önceki maddi durumundan daha iyi bir seviyeye gelebilir.
Ama son nefeste imanı kaptırmanın telâfisi yoktur. Çünkü bu sınav bir defaya mahsustur. Cehenneme girenler Cenab-ı Hakka şöyle yalvaracaklardır:
“Suçluları Rablerinin huzurunda, başları öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz! Gördük, dinledik, artık bizi dünyaya geri çevir de iyi iş işleyelim; doğrusu kesin olarak inandık” derlerken bir görsen!” (Secde Suresi.12 Ayet)
Tabiî ki bu istekleri kabul edilmeyecektir. 60 yıl yaşamış bir insana tam 60 yıl yüzbinlerce defa fırsat verilmiştir. Ayrıca dönmek istediği dünya kapanmış ve tasfiye edilmiştir. O yüzden ikinci bir fırsat mümkün değildir.
Bu büyük sınava bir başka açıdan bakacak olursak…
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasındaki ilk savaş, Bedir Harbi’dir. Bu savaş İslâm’ın en önemli savaşıdır. Müslümanlar için bir ilktir. Müslümanlar bu savaşta büyük bir inanç ve sabır imtihanı vermişlerdir. 300 kişilik Müslüman ordusu, 1000 kişilik Müşrik ordusuyla savaşmak zorunda kalmıştır. Bu savaşta Peygamber Efendimiz (s.a.v) orduyu ikiye ayırmış bir kısmı müşriklerle savaşırken diğerleri namazlarını kılmışlardır. Sonra da diğer sahabeler gelerek namazlarını kılmışlardır. Yani can pazarında bile namaz terkedilmemiştir. Bu husus çok ehemmiyetlidir.
İşte can pazarı olan bu savaştan galip olarak Medine’ye dönerken, Peygamberimizin söylediği su hadisi şerif çok manidardır: “Küçük harpten büyük harbe dönüyoruz”
Sahabeler soruyorlar:
-Ya Rasulallah, büyük harp nedir?
-Nefisle mücadeledir buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v)
İslâm’ın en önemli siyasi meselesi olan, sayıları oldukça az olan Müslümanların ölüm kalım meselesi olarak girdikleri ve Allah’ın izniyle galip olarak çıktıkları Bedir harbinden daha büyük olan harp; nefisle mücadeledir.
Nefisle mücadeleyi hayattaki bütün meselelerden daha önemli kılan yani hayatın en önemli meselesi kılan üç özelliği var:
1-Dışardaki düşmanla savaşmak kolaydır. Çünkü düşman dışardadır.
Ama nefisle mücadelede düşman bizzat kişinin içindedir. Kötülüğü emreden itaat ve kayıt altına girmek istemeyen Nefs-i Emmaredir.
2-Düşmanla olan savaş birkaç saat en fazla birkaç gün sonra bitiyor. Netice belli oluyor. Yani uzun sürmüyor.
Ama nefisle olan savaş bir ömür boyu kıran, kırana sürüyor ve son nefese kadar devam ediyor ve netice son nefeste belli oluyor.
3-Düşmanla olan savaşta öldürüldüğümüzde şehit, sağ kalırsak gaziyiz.
Ama nefisle olan savaşta öldürülürsek Allah korusun imansız ölebiliriz.
Dünyanın bin sene mesudane hayatı bir saatine kafi gelmeyen cennet hayatını ve cennetin dahi bin senesi bir an görmeye kafi gelmeyen Rü’yetullahı ebediyen kaybedebiliriz.
Eğer nefisle olan mücadelede büyük yaralar almışsak ve hala hayattaysak dururumuz çok ciddi demektir. Kişi aldığı yaraların durumuna göre manevi açıdan büyük bir tehlikededir. Yani ağır hastaların yoğun bakımda kaldıkları sürece ciddiyetini korudukları gibi, kişi burada manevi açıdan yoğun bakımdadır. Bir ümit, geri dönebilir de dönmeyebilir de.
O yüzden nefisle mücadelede tek seçenek vardır: Mutlak galibiyet gerekir. Peygamberimiz ve ashabı Bedir harbinde galip gelmiş ama Uhud harbinde büyük acılar yaşamışlardır. Ama savaşta yenmekte, yenilmekte mümkündür ve her yenilginin bir telâfisi vardır. Ama nefisle olan savaşta yenildiğimiz zaman Allah korusun nefsin kölesi haline geliriz ve derken imansız olarak ölebiliriz
İşte bu yenilgilerin en büyüğüdür. Hayatı boyunca nefsin her istediğini yerine getirmiş olan insanın son nefeste şeytanın buzlu kadehine secde etmesiyle bu büyük imtihan kaybedilmiş olur. Allah korusun. Bu savaşta nefsine yenilen, ebediyen cehennem tarafından yenilecektir.
Cenab-ı Hak Cehenneme odun olmaktan bütün Mü’minleri muhafaza buyursun. Amin.