Derdimi Kime Anlatsam ki!-2
Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:
“Hepimiz, bir gün öleceğiz! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.
Diğerlerinden biri:
“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.
Kambur, yeniden söze girdi:
“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”
Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:
“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.
Sonra, uzun gençlerden biri:
“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.
“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Lona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı.
Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’ nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.
Lona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı. Yanına yaklaşarak:
“Saat kaç oluyor dostum?” diye sordu.
“10’ a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.
Lona birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.
“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”
Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, lona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Lona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.
“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”
O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Lona:
“Su mu istiyorsun?” diye sordu.
Adam:
“Herhalde” diye yanıtladı.
Lona, tekrar atıldı:
“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”
Lona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile.
Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu.
Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.
“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”
Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.
Lona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.
“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”
Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.
“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”
Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Lona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı…
Anton ÇEHOV