KENDİNE GEL!

Güneşli bir bahar günüydü. Hava aşırı derecede sıcak ve bunaltıcıydı. Caddeler, sokaklar oldukça tenha görünüyordu. Yolda yürüyen birkaç insan da olmasa buranın bir hayalet şehir olduğu düşünülebilirdi. Yılmaz Hoca, yorgun adımlarla evine doğru yürüyordu.  Bir yandan yürüyor bir yandan da söyleniyordu:

-Bugün bende bir gariplik var. Her zaman yürüdüğüm yol uzadıkça uzuyor. İçimde mahiyetini bilmediğim bir sıkıntı var. Bu bir yol yorgunluğumu, yoksa bir hal yorgunluğumu anlayamadım. Allah’ım ne olur hayra tebdil eyle.

Evine geldiğinde terden sırılsıklam olmuştu. Felçli bir hasta gibi koltuğuna yığıldı. Hanımına orta şekerli bir kahve yapmasını rica ederek düşünce dünyasına geri döndü. Oldukça dikkat gerektiren bir işi vardı. Folklor uzmanı ve Jüri başkanı olarak görev yapıyordu. Bazen yarışmalar arka arkaya yığılıyordu. O zaman isabetli karar vermek oldukça zorlaşıyordu Öğrenciler o kadar güzel oynuyorlardı ki küçük bir ayrıntıyı dahi gözden kaçırmaması gerekiyordu.

Hanımının sesiyle kendine geldi:

-Yılmaz bey kahvenizi buyurun.

Yılmaz Hoca, hanımına teşekkür ederek kahvesini aldı. Bir yandan kahvesini yudumluyor, bir yandan da içindeki sıkıntının mahiyetini çözmeye çalışıyordu. Bugün bir yarışmada tarafların puanları eşitlenmişti. Eşitliği bozmak ve birinci olan gurubu ilan etmek gerekiyordu. En yüksek puanla en düşük puanı çıkarmış, kalan puanları toplamıştı. Guruplardan müzik, kıyafet ve oyun olarak hangisinin daha iyi olduğunu tesbit etmeye çalışmıştı. Sonuçta, Antep yöresini oynayan oyuncuları birinci, Artvin yöresini oynayan oyuncuları ikinci ilân etmişti. Birinci olan gurup sevinç çığlıkları atarken, ikinci olan gurup oldukça üzülmüş, hatta ağlayanlar olmuştu. Gurubun başında küçük ve yetenekli bir oyuncu vardı ki bir köşeye çekilmiş sessiz, sessiz ağlamaya başlamıştı. İşte Yılmaz Hocanın içindeki sıkıntının kaynağı bu gözyaşlarıydı. Elinden gelenin en iyisini yaptığına inanıyor ama o küçük ve yetenekli oyuncunun gözyaşlarını unutamıyordu. Bir ara o küçük ve yetenekli oyuncuyla göz göze gelmiş, onun yaşlı gözlerine daha fazla bakamayarak, bakışlarını kaçırmak zorunda kalmıştı.

Yılmaz Hocanın gözü duvardaki saate takıldı. Akşam olmasına az bir süre kalmıştı. En iyisi akşam olmadan biraz yüzsem iyi olur. Belki içimdeki sıkıntıyı bu şekilde atlatabilirim diye düşündü. Hanımına seslendi:

-Hanım, ben biraz yüzmeye ineceğim.

-Akşama geç kalma olur mu, sevdiğin yemeklerden yaptım.

-Tamam, geç kalmam.

Yılmaz Hoca gerekli eşyalarını yanına alarak kapıdan dışarı çıktı. Sahile doğru yürümeye başladı. Evi sahile yakındı. Yılmaz Hoca, sık sık sahile iner yüzerek dinlenmeye çalışırdı. Bazen tek başına, bazen de arkadaşlarıyla birlikte yüzerdi.

Sahil fazla kalabalık değildi. Etrafın sessiz ve sakin olması Yılmaz Hocayı yine tedirgin etti:

-Bu saatlerde yüzmeye gelen çok olur, belki birazdan kalabalıklaşır diye kendi kendini teselli etmeye çalıştı. Eşyalarını uygun bir yere bırakarak suyun içine girdi. Kendini suyun kollarına bıraktı.

Yılmaz hoca yavaş yavaş yüzüyor yüzdükçe rahatladığını hissediyordu. Bir yandan yüzüyor bir yandan da içindeki sıkıntıyı gidermeye çalışıyordu. Dakikalarca yüzdü, yüzdü, yüzdü… Sahilden bir hayli uzaklaşmıştı.

-Sanki dedi, sahilden değil sıkıntılarımdan uzaklaşıyorum.

İçinden sorunlu bir ses:

-Hayır dedi, sen sahilden uzaklaşabilirsin ama içindeki kendinden kaçamazsın, nereye gidersen git, onu da yanında götürürsün. O yüzden kendine gel!

Yılmaz Hoca bu sesi dikkate almamaya çalıştı. Ama ne yapsa bu sesi susturamıyordu. Kendi kendine:

-Artık sahile dönmeliyim, hava kararmak üzere diye söylendi. Hızlı kulaçlarla sahile doğru yüzmeye başladı. Nefes nefese kalmıştı. Bir yandan yüzüyor biryandan da içindeki sesle baş etmeye çalışıyordu:

-Ben dedi zaten kendimdeyim. Hiç kendimden uzaklaşmadım ki kendime geleyim.

İçindeki ses yine fısıldadı:

-Sen dedi bugün hiç kendinde değildin, gel kendine gel!

Yılmaz Hoca, sahile doğru yüzmeye devam etti. Kollarında derman kalmamıştı. Suda bir gariplik vardı. Sahile doğru yüzdükçe suyun kendisini geriye doğru ittiğini hissediyordu. Sanki suyun içinde gizli bir akıntı vardı da onu geriye doğru çekiyordu.

-Aman Allah’ım! Bu suya ne oldu? Sanki bir gariplik var. Ben sahile doğru yüzdükçe meçhul bir akıntı beni geri çekiyor. Bu akıntıyı bugüne kadar hiç hissetmemiştim. Bu akıntı buraya ne zaman geldi ki diye söylendi.

İçindeki ses soruyu cevapladı:

-Bu akıntı sen suya girdikten biraz sonra başladı. Bu suya “gözyaşları” karıştı. Bu   akıntı gözyaşı akıntısıdır. En güçlü akıntılar bile onunla başa çıkamaz. Hepsini alır götürür. O yüzden, akıntıdan çık ve kendine gel!

Yılmaz Hoca, öfkesini bastırmaya çalışarak:

-Pekiyi bu gözyaşlarının sahibine söylesen de durdursa şu akıntıyı, yoksa boğulacağım ben.

İçindeki ses cevap verdi:

-O gözyaşlarını ancak sen durdurabilirsin, Onu durdurmaya benim gücüm yetmez.

Yılmaz Hoca iyice öfkelenmişti. Öfkeyle bağırdı:

-Hani dedi sahibini bile bilmiyorum, madem biliyorsun haydi göstersene.

İçindeki ses:

-Önce söz vermelisin, gerçekten o gözyaşlarını durduracak mısın?

Yılmaz Hoca:

-Yahu görüyorsun işte, bu akıntı beni sürüklüyor, başka seçeneğim var mı? Haydi çabuk ol.

İçindeki Ses:

-Suya girdiğin tarafa doğru yüz, orada gözyaşının sahibini bulacaksın.

Yılmaz Hoca:

– İyide o tarafa doğru yüzemiyorum, akıntı beni geri çekiyor.

 İçindeki Ses:

-Sen gözyaşlarını durduracağına dair söz verdin ya. Niyetin duruysa, akıntı da durur. Rahat, rahat yüzebilirsin sahile.

Yılmaz Hoca sahile doğru bir-iki kulaç atınca akıntının kaybolduğunu hissetti. Hayretler içinde kalmıştı. İçindeki sese tekrar dönerek:

-Allah aşkına söyle, kimsin sen?

 İçindeki ses:

-Ben senin Vicdan Meleğinim.

Yılmaz Hoca sustu. Cevap verecek hali kalmamıştı. Bir yandan seri kulaçlarla sahile doğru yüzüyordu. Sahile iyice yaklaşınca gördüklerine inanamadı. Yarışmaya katılan öğrenciler sahilde guruplar halinde oynuyor, eğleniyorlardı. Bu bir tesadüf olamazdı. Yılmaz Hoca sudan çıkarak eşyalarını koyduğu yere doğru yürümeye başladı. Burada onu ikinci bir sürpriz bekliyordu. Yarışmadan sonra bir köşeye çekilip sessiz, sessiz ağlayan küçük ve yetenekli oyuncu işte eşyalarının yanında oturmuş, kitap okuyordu. Birden suyun içindeki gözyaşı akıntısını hatırladı. Vicdan Meleği, sahile varınca akıntının sahibini bulacaksın demişti. Demek kendisini sürükleyen gözyaşı akıntısı bu küçük ve yetenekli oyuncunun gözyaşlarıydı. Yılmaz Hoca derin bir nefes alarak:

-Şükürler olsun Allah’ım, sağ ve salimen sahile gelebildim diye mırıldandı.

Sert ve duygulu bir ses Yılmaz Hocanın kulaklarında çınladı:

-Yılmaz bey sahile değil kendine gel, kendine gel!

 Yılmaz Hoca gözlerini açtı. Karısı ellerinden tutmuş, onu kendine getirmeye çalışıyordu. Sevinç içinde:

-Nihayet kendine gelebildin Yılmaz Bey, kahveyi bile içmeden sızıp kalmışsın. Durmadan sahile gel, sahile gel diye sayıklayıp duruyordun, Allah’a şükür kendine gelebildin. Sana yeniden kahve yapayımda, kendine gel!

Yılmaz Hoca, karısının tedirgin bakışları arasında koltuğundan kalktı. Kapıya doğru yöneldi.

Karısı telâşla seslendi:

-Bey iyi misin sen, nereye gidiyorsun Allah aşkına?

Yılmaz Hoca kapıda bir heykel gibi duruyor, karısına gülümsüyordu. Karısı tekrar seslendi.

-Bey Allah aşkına, neyin var nereye gidiyorsun?

 Yılmaz Hoca:

-Telaşlanma, bir şey yok. Şimdi çok iyiyim ben. Çok eskiden bir kitapta okumuştum: “İnsanlar göz uykusundan uyanır ama öz uykusuna devam ederlermiş”. Ben “kendime gelmeye” gidiyorum. Kendimi sahilde unutmuşum. Sahile geldim ama kendime gelemedim. Sahildeki kendimi alıp döneceğim hemen.

Yılmaz Hoca, karısının tedirgin bakışları arasında kapıdan çıktı. Karısı arkasından söyleniyordu:

-Allah, Allah! bu adamda bir gariplik var…Neymiş efendim sahile gelmişte kendine gelememiş. Sahildeki kendini alıp dönecekmiş hemen… İnşâ-Allah aklını kaybetmemiştir…