İki Kültürün Mukayesesi
52 yıl önce Almanya’da dünyaya geldim…
Hayatımın büyük bölümünü Almanya’da geçirdim; orada büyüdüm, çalıştım, insanlarını tanıdım, evlerine girdim, sofralarına oturdum, nasıl para kazandıklarını ve nasıl harcadıklarını yıllarca gördüm.
Son birkaç yıldır da Türkiye’de daha fazla vakit geçiriyorum. İki tarafı da uzaktan değil, yaşayarak görmüş biri olarak artık şu cümleyi rahatlıkla söyleyebilirim:
Bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri parasızlık değil, elimizde olmayan parayla zengin görünmeye çalışma hastalığıdır.
Almanya’da adamın parası vardır ama sana göstermeye çalışmaz. Telefonu üç-dört yıllıktır, çalışıyorsa kullanmaya devam eder.
Arabası on yaşındadır, yolda bırakmıyorsa değiştirmez. Evi eski binadadır, çatısı akmıyorsa, kaloriferi yanıyorsa “millet ne der?” diye düşünmez.
Fabrikanın müdürü bile evinden hazırladığı yemeği işe getirir. Üst düzey görevdeki adamın arkasında üç kişi dolaşmaz. Çünkü adamın kafasında çok basit bir hesap vardır:
“Kazandığım para benim emeğimdir; niye sırf başkaları görsün diye çöpe atayım?”
Bizde ise tam tersine dönmüş bir düzen var…
Telefon sapasağlamdır ama yeni modeli çıkınca eskisi bir anda değersizleşir. Araba görevini yapıyordur ama komşu yenisini alınca bizimki gözümüze hurda gibi görünmeye başlar. Dolap kıyafet doludur ama “giyecek bir şeyim yok” denir.
Evde yemek vardır ama dışarıdan sipariş verilir. Maaş daha hesaba yatmadan kredi kartının gelecekteki iki ayı çoktan yenmiştir. Ama dışarıdan bakınca herkes zengin, herkes keyifli, herkes lüks yaşıyor.
Gerçekte ise millet zengin değil; millet birbirine zenginlik tiyatrosu oynuyor.
Lokanta meselesi bile insanın gözüne batıyor.
Almanya’da adam restorana gider, yiyebileceği kadarını söyler, önüne geleni bitirmeye çalışır.
Artanı varsa paket yaptırıp evine götürür ve bundan utanmaz.
Bizde ise sanki tabağı bitirmek fakirlik göstergesi olmuş. Masaya gereğinden fazla yemek gelecek, sofranın yarısı yenmeyecek, gerisi çöpe gidecek.
Özellikle şu meşhur serpme kahvaltılar…
İki kişi oturuyor, masaya sekiz kişilik yiyecek geliyor. Fotoğraf çekiliyor, sosyal medyaya koyuluyor, sonra yarısı çöpe.
Akşam da “Bu memlekette bereket kalmadı” diye şikâyet ediyoruz.
Bereket nasıl kalsın kardeşim?
Nimet çöpte, para kredi kartında, gösteriş Instagram’da, borç ay sonunda kapıda.
Biz bir de Müslümanız. Dinimiz bize israf etmeyin diyor, nimetin kıymetini bilin diyor, kanaat edin diyor, gösterişten uzak durun diyor.
Ama bazen insan Almanya’da gördükleriyle Türkiye’de gördüklerini yan yana koyunca utanıyor.
Alman ekmeği çöpe atmamaya çalışıyor, çalışan eşyasını sırf yenisi çıktı diye değiştirmiyor, çocuğuna küçük yaştan emeğin kıymetini öğretiyor.
Biz ise dinimizin adını ağzımızdan düşürmüyoruz ama ekmeği çöpe atıyoruz, telefonu borçla yeniliyoruz, düğünde millete hava atmak için yıllarca borç ödüyoruz. İnsan ister istemez soruyor:
Biz dinimizi anlatıyoruz da, başkaları onun bazı ahlâkî prensiplerini bizden daha mı iyi yaşıyor?
Almanya’da 15-16 yaşındaki genç hafta sonu çalışır. Markette, restoranda, depoda, herhangi bir yerde birkaç saat emek verir, harçlığını çıkarır. Sonra elindeki 20 Euro’yu harcarken iki kere düşünür.
Çünkü bilir ki o para gökten düşmedi; birkaç saatlik emeğinin karşılığıdır. Bizde ise bazen çocuk 25 yaşına gelmiş hâlâ “aman yorulmasın” diye her şeyi anne baba karşılıyor.
Sonra çocuk büyüyor, paranın nasıl kazanıldığını bilmiyor ama nasıl harcanacağını profesör gibi öğrenmiş oluyor.
Bir de şu “el âlem ne der?” hastalığımız var…
Düğün yapacağız, millet konuşmasın diye borca gireceğiz. Araba alacağız, komşunun altında ezilmeyelim diye bütçemizi aşacağız. Telefon alacağız, masaya koyduğumuzda modeli belli olsun diye taksite gireceğiz.
Ev döşeyeceğiz, gelen misafir beğensin diye kendimizi yıllarca borca bağlayacağız.
Kendi hayatımızı yaşamıyoruz; başkalarının gözündeki görüntümüzü finanse ediyoruz.
Sonra geceleri borç düşünüyoruz, gündüzleri millete mutluluk gösteriyoruz.
Kimse yanlış anlamasın; burada mesele Almanya’yı göklere çıkarmak, Türkiye’yi aşağılamak değil. Almanya’nın da yüz tane kusuru var, Türkiye’nin de yüz tane güzelliği var.
Mesele başka:
İyi olanı kim yapıyorsa ondan ders alınır. Bir toplum parasını daha dikkatli kullanıyorsa, çocuğuna emeği öğretiyorsa, çalışan eşyayı çöpe atmıyorsa, nimeti ziyan etmiyorsa bundan utanarak değil, düşünerek ders çıkarmak gerekir.
Bizim artık şu gerçekle yüzleşmemiz lazım:
Her yıl telefon değiştirmek refah değildir.
Borçla araba yenilemek zenginlik değildir.
Sofrayı yemekle doldurup yarısını çöpe atmak bolluk değildir.
Markaya para saçmak kalite değildir.
Kredi kartının limiti yüksek diye zengin olunmaz.
Gerçek zenginlik, kazandığın paranın kölesi olmamak; gerçek refah ise elindekinin sana yetmesidir.
Çünkü insanın açgözlülüğünün sonu yoktur. Bugün daha iyi telefon ister, yarın daha iyi araba, sonra daha büyük ev, sonra daha lüks tatil. Bir süre sonra insan artık ihtiyaçlarını karşılamaz; başkalarına kendini ispat etmeye çalışır.
İşte o noktadan sonra sen eşyaya sahip olmazsın, eşya sana sahip olur.
Ben yıllarca Almanya’da yaşadıktan, sonra Türkiye’deki hayatı daha yakından gördükten sonra şunu çok net söylüyorum:
Biz biraz daha az gösteriş yapıp biraz daha çok hesap yapmayı öğrenmek zorundayız. Telefon çalışıyorsa kullanacağız. Araba gidiyorsa bineceğiz. Pantolon sağlamsa giyeceğiz. Yemeği yiyeceğimiz kadar alacağız. Çocuğumuza sadece para vermeyeceğiz, o paranın nasıl kazanıldığını da öğreteceğiz.
Çünkü millet senin kredi kartını ödemiyor, millet senin taksidini yatırmıyor, millet senin geceleri düşündüğün borcu bilmiyor.
Allah bizi yoklukla değil, nimetin kıymetini bilmemekle imtihan etmesin.
Çünkü bazen fakirlik cebinde para olmaması değildir.
Asıl fakirlik, elinde ne kadar çok şey olursa olsun hiçbirinin sana yetmemesidir.
Hasan Çorlu/ Sinop