Cilalı İmaj Devrinin Figüranları-2

Önce bir mesel…

Eski zamanlarda bir adam seyahat ederken yolu bir kervansaraya düşmüş. Kervansarayda yemeğini yemiş, muhtelif ihtiyaçlarını gidermiş.

Sonra namaz kılmak için kervansarayın mescidine doğru yönelmiş. İçeriye girdiğinde bir kişinin namaz kıldığını görmüş.

Kendi kendine mırıldanmış:

-Maşallah! Kardeşimiz ne güzel namaz kılıyor!

Namaz kılan adam bu sözleri nasıl duyduysa alel-acele selam vermiş ve demiş ki:

-Aynı zamanda oruç da tutarım ve oruçluyum bugün!

Riyakârlık tam olarak böyle bir şey…

Pabucumun fenomeni bayan süslüman kameranın karşısında elinde Mübarek Kur’an-ı Kerim.

Güya Kur’an okuyor. Onu da tersinden okuyor. Sayfayı çeviriyor.

Artık nasıl bir aydınlanma yaşadı bilinmez! Elini yüzüne kapatıp ağlamaya başlıyor!

Samimi insan gecenin karanlığında ağlar. Gözyaşlarını kameranın merceklerine meze etmez. Riya ile gözyaşlarını kirletmez.

Binlerce insanın gözü önünde tam bir tiyatro çeviriyor. Ağlama taklidi yapıyor. Riyanın nirvanasına çıkıyor!

Eskimez eskiler, şöyle dua ederlermiş:

“Allah’ım!

Öyle bir hayır yapmama yardım et ki; melek yazmaya şeytan bozmaya fırsat bulamasın. Amin”

Yani mümkünse melekler dahi bilmesin. Sadece ve sadece seninle benim aramda “gizli” kalsın.

Bunun adı İslam’da ihlastır. İhlas’ın zıddı şirktir.

Şirkin en tehlikelisi Şirk-i Hafi dediğimiz Gizli Şirktir.

Niyet kirlenmesi ve algıtaparlıktır. Yani amelini Allah’ın bilmesini yeterli görmeyip, insanlara reklâm etmektir. Yani riyakarlıktır.

Kıyamet günü sorgusuz-sualsiz yüzüstü cehenneme atılacak üç kişi riyakâr kişilerdir…

-Kahraman desinler diye savaşıp öldürülen kişi,

-Alim desinler diyerek ilim tahsil eden kişi,

-Ne cömert desinler diye bol sadaka veren kişi. (1)

Bayan süslüman kameraların gözü önünde, (güya tesettürlü) havuza giriyor.

Islak haliyle kameraya poz veriyor. Bacak, bacak üstüne atıyor.

Cehennem meleklerinin ismini taşıyan (zebani) sözüm ona bir sevgilisi var. Onunla çok samimi davranışlar sergiliyor? (2)

Sonra eleştirilip, tutuklanınca hemen kıvırmalar ve suçlamalar başlıyor:

-Ben yanlış anlaşıldım…

Senin tesettürü ve İslam’ın değerlerini iç etmen, içini hoyratça boşaltman suç değil.

Tepe tepe kullanman suç değil!

Ama duyarlı insanların seni eleştirmesi suç öyle mi?

Evet…

Aslında o masum. Onu yanlış anlayan bizler fesadız.

O mübarek, o muhterem, o sevgi pıtırcığı…

Bir özür bile dilemiyor, enaniyet ve kibir firavunla yarışıyor!

Her zaman dediğimiz gibi:

-Nice bebeksi suratlar, nice köpeksi ruhlar saklar.

Başındaki örtüyü yükselebilmek için ayaklar altına alıyor. İslami değerlerin hepsinin içini boşaltıyor.

Sözüm ona hem tesettürlü hem sevgilisi var, adı da Zebani!

Haydaaaa…

Tut kelin perçeminden!

Yok burada yine bir hikâye girmezsem hakikat bana gücenir!..

Adamın biri günah işlemiş. Sonra pişman olup kiliseye gitmiş.

Kiliseye gidip tövbe edecek, günah çıkartacak. Kiliseye girince birde ne görsün…

Rahiple, rahibe uygunsuz vaziyetteler. Adam çok öfkelenmiş:

-Tuuuu ahlaksızlar sizi! Tanrının evinde şu yaptığınıza bir bakın!

-Papaz nefes, nefese oradan bağırmış:

-Ulan şu hayırlı işimi bir bitireyim. Kiliseye tükürmek ne demek sana göstereceğim!

Bayan süslümanın ve bay zebaninin İslami değerlerin içini boşaltması, ayaklar altına alması suç değil.

Cıvık, cıvık reklâm ve riya kokan hareketler suç değil!

Ama duyarlı insanların onu eleştirmesi suç!

İşte tut kelin perçeminden…

Bir zamanlar bir netekim paşamız vardı. Ateşi bol olsun.

Derdi ki:

Eğer boyun yetişmiyorsa ayağının altına Kur’an-ı Kerimi koyarak yukardaki ekmeği alabilirsin.

Böyle buyurdu zerdüşt!

En kalın Kur’an-ı Kerimin kalınlığı iki üç parmağı geçmez. Bir çocuk bile rahatlıkla 30-40 cm sıçrayabilir.

Güya paşamız fetva veriyor:

Ekmeği alabilmek için Kur’an-ı ayağımızın altına alıp Kur’an-a basarak ekmeğe ulaşabilirmişiz.

Breh…Breh…Breh…

Netekim paşamız yıllar önce öldü. Işıklar içinde uyusun!

Biz tekrar konumuza dönelim…

Aynen netekim paşamız gibi bayan süslüman da bol abone kazanmak için, başlar üstünde yükselmek için, “Kur’an-i Değerleri” ayaklar altına alıyor…

Tepe tepe kullanıyor. İçini boşaltıyor. Sonra haklı eleştiriler gelince hemen kıvırmaya başlıyor:

-Ben yanlış anlaşıldım…

Ama bizler süslüman fenomeni yanlış anlamışız.

O içerik üretiyormuş. Genç kızlara faydalı oluyormuş.

Ben baktım içerik denilen şeylere…

Ne bir hikmetli söz var. Ne bir kitap var. Ne bir şiir var. Üretilen sadra şifa, dişe deva hiçbir şey yok, yok, yok…

Bol bol süslü kıyafetler, süslü pozlar, bay zebaniyle reklam kokan cıvık, cıvık hareketler…

Ya özel hayatınızda ne yaparsanız yapın kimseyi ilgilendirmez.

Ama bunu kameraya alıp Müslüman Halkın gözüne sokarsanız, elbette linci yersiniz.

İç ettiğiniz değerler, linçle karşılaşır!

Elbette alay eken, öfke biçer. Rüzgâr eken fırtına biçer. Ne ekersen onu biçersin.

Sebebe evet, sonuca hayır denemez çünkü!

İslam’ın yakasından düşün. Dini değerleri alet etmeyi bırakın. Aleni olarak ve fiili olarak ve sözlü olarak tövbe edin.

Çünkü yanlış yoldasınız.

İyi bir şeyi, iyi şeyleri kötüleştiriyorsunuz.

İyi bir şeyi, kötü yapmak kadar kötü bir şey yoktur.

Kötü şeyleri de gayet iyi gösteriyor ve iyi yapıyorsunuz.

Kötü bir şeyi, iyi yapmak kadar kötü bir şey yoktur.

Her iki durumda da kötü şeyler yapıyorsunuz.

Bir çift sözümde bu çalışmalara destek veren parasıyla abone olan kişilere…

Çok sevdiğim bir söz vardır:

Türkiye’nin kerizi yonca gibidir, biçtikçe gürleşir.

Bitli baklanın, kör alıcısı olur.

Her mekân müşterisini bulur vesselam.

Kaynakça:

1-(Müslim, İmâre 152)

2-Kadınlarla baş başa (halvette) kalmaktan sakının. Nefsim elinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, mutlaka aralarına şeytan girer. 

Bir kimsenin çamura bulaşmış bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helâl olmayan bir kadına-omuz omuza- dokunup sıkışmasından daha hafif kalır.

(Taberani Rivayet etmiştir. bk. Mecmau’z-Zevaid, 4/326/h. no: 7717)

-Yemin ederim ki, kişinin başına demirden bir şişin, bir çivinin çakılması, yabancı bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.

(Taberani Rivayet etmiştir. bk. Mecmau’z-Zevaid, 4/326/h. no: 7718)