Mehmet derin düşüncelere dalmıştı. Koltuğunda kıpırdamadan oturuyor, bakışları sabit bir noktada sürekli düşünüyordu. Babasının bir ay önce ölmesi, derin düşünmelerinin miladı olmuştu.
–Yaşamın boyunca beni sürekli uyardın, ölümünle de adeta dirilttin babacığım, diye söylendi.
Aslında ölümle ilk kez karşılaşıyor değildi. Daha önce akrabalarından birkaç kişi ölmüştü. Ama hiçbirinin ölümü, onu babasının ölümü kadar etkilememişti. Görüntüler bir film şeridi gibi gözünün önünde tekrar canlandı. Babasının naşı, her gün yanından geçtiği mahalle camiin gasilhanesinde yıkanmış, kefenlenmişti. Cenaze namazını kıldıktan sonra cemaatle birlikte kabristana doğru hareket etmişlerdi. Bu yoldan babasıyla birlikte yürüdüğü günleri hatırladı. Ama şimdi babası tabutun içinde kendisi de dışındaydı. Mezarın başına gelince Hocaefendi tabutu açmış, bembeyaz kefenler içindeki babasının naşını, kazılan mezara itina ile yerleştirmişti. Sonra babasının üzerine atılan toprakları ve aceleyle kapatılan mezarını düşündü. Bir gün kendiside o tabutla taşınacak ve o mezara kendisi de girecekti. En sevdiği dostları mezarının üstünü kapatmak için sanki yarışacaklardı. O gün dizlerinin bağı çözülmüş, adeta yere yığılmıştı. Üniversite arkadaşı Melih sürekli yanındaydı. O gün Melihin desteği büyük bir nimet olmuştu. Onun yanında hıçkırıklarını zaptedememiş sarsıla, sarsıla ağlamaya başlamıştı. Melihin sözleri hala kulağında çınlıyordu:
–Canım Kardeşim, acını paylaşıyorum. Seni çok iyi anlıyorum. Biliyorsun geçen sene babam vefat etmişti. Bende ağlamıştım. Evet, göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Ağla, ama bil ki ölüm yokluk değil, hiçlik değil, idam değil. Ebedi bir hayatın başlangıcıdır. Dostlara kavuşma anıdır. Meşakkatli, ızdıraplı, kısa dünya hayatından; elemsiz, kedersiz, ebedi hayata geçmeye bir vesiledir. Ölüm hayattan daha gerçekçidir. Aslında öldükten sonra ebedi bir hayata başlarız. Ölüm ebedi hayata bir doğumdur. İşte baban asıl vatana geri döndü. Sevdiklerine kavuştu. Sıkıntıları bitti. Güzel ve ebedi bir hayata başladı. Allah ona rahmet eylesin, Sizlere de sabr-ı cemil versin.
O günden sonra Melihle daha sık buluşuyor ve hayatın anlamı üzerine sohbet ediyorlardı. Hayatın anlamı nedir? İnsan bu gezegende ne aramaktadır? Ölümün mahiyeti nedir? Allah’ın Varlığı, Birliği, Kudretinin Sonsuzluğu, Ahiret Hayatı, Peygamberler ve iman hakikatlerine dair kitap okuyorlardı. Her sohbet sonrası şüpheleri biraz daha çözülüyor ama kafasında başka sorular doğuyordu. Aslında inkârcı biri değildi. Ama inandığı her şeyi; anlayarak, içselleştirerek öğrenmeye de kararlıydı. Babasının ölümüne kadar bu konulara ciddi olarak kafa yormamıştı. Bu yüzden Melih’e aklına gelen her soruyu soruyor, Melih’de büyük bir sabır ve şefkatle elindeki eserlerden okuyarak doyurucu cevaplar veriyordu.
Birazdan Melih ziyaretine gelecekti. Onunla Allah’ın Varlığı ve Birliği üzerine sohbet edeceklerdi. Soruları öğrenmek istediği mevzuları sohbet notlarını yazdığı ajandasına özenle not etti.
* * *
Melih her zaman olduğu gibi tam vaktinde gelmişti. Yüzünde, İnanan insanlara mahsus bir mutluluk ve dinginlik hali vardı. Mehmet arkadaşının bu haline hep gıpta eder o da bu halin imanın verdiği bir huzur olduğunu söylerdi. Mehmet arkadaşını her zaman sohbet ettikleri salona aldı. Kısa bir selâmlaşma faslından sonra, ikram hazırlamak için mutfağa gitti. Biraz sonra elinde iki büyük bardak meyve suyuyla geri döndü. Bardağı arkadaşının önündeki sehpaya koydu ve karşısındaki koltuğa oturdu. Koltuğuna iyice yerleştikten sonra Meyve suyundan bir yudum aldı. Bacağının birini diğeri üzerine attı. Bir yandan da arkadaşını süzüyordu. Sonra tane, tane konuşmaya başladı:
–Sevgili Melih, Babamın vefatından sonra, seninle hayatın anlamı üzerine sohbetler ediyoruz. İtiraf etmeliyim ki bu sohbetler karmaşık düşünce dünyamı berraklaştırıyor, zihnimi daha çok netleştiriyor. Ruhum huzur buluyor. Kendimi daha iyi hissediyorum. Doktorumun verdiği ilaçlardan daha iyi geliyor. Bu yüzden sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Ama öğrenmek istediğim o kadar çok konu var ki bunları tek tek not alıyorum. Zamanı gelince sana sormak istiyorum. Bugün çok önemli bir sorum var. Şimdi inancımıza göre her şeyi Allah yarattı, Pekiyi o zaman Allah’ı kim yarattı?
Mehmet, Melihin soruya vereceği cevabı çok merak ediyordu. Tüm dikkatini arkadaşının üzerinde toplamış adeta nefesini tutmuştu. Melihin her zamanki güler yüzü bir anda değişmişti. Elleri titriyordu. Koltuğundan kalkarak arkadaşına yaklaştı. Halinden, çok heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Ortada bir gariplik vardı. Mehmet ne olduğunu anlayamamıştı. Titrek bir sesle:
–Sevgili Melih, umarım sorum seni rahatsız etmemiştir. Eğer seni kırdıysam özür dilerim diyebildi.
Melih arkadaşının önünde diz çöktü. Ellerinden tutarak:
–Sevgili Mehmet, özür dilenecek bir şey yok, tam aksine şu anda bu odada tarihi bir an yaşıyoruz, bilmem farkında mısın, büyük bir mucizeye tanıklık ediyoruz. Mehmet şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Güçlükle:
–Ne mucizesi sevgili Melih, ben bir mucize falan göremiyorum, ayrıca sen iyi misin? diye sordu.
Melih kendinden emindi. Heyecanla anlatmaya devam etti:
–Bak sevgili Mehmet, bu sorunun sorulacağını Peygamberimiz (s.a.v) tam 1400 sene önceden biliyordu. Mehmet hala şoktaydı. Boğuk bir sesle:
–Sen ne diyorsun, demek Peygamberimiz (s.a.v) bu sorunun sorulacağını biliyordu ha? Pekiyi, sen bunu nerden biliyorsun ki?
Melih gözlerini arkadaşının gözlerinin içine dikerek:
–Sevgili Mehmet, Peygamberimiz 1400 sene önce buyurmuş ki:
“Bir gün gelecek kişi koltuğuna oturacak, bacağını bacağının üstüne atacak ve diyecek ki:
–”Her şeyi Allah yarattı, pekiyi Allah’ı kim yarattı?”
Melih biraz sustuktan sonra kelimelerin üstüne basa, basa konuşmaya devam etti:
–İşte Peygamberimiz senin biraz önce sorduğun soruyu, tam1400 sene önceden haber vermiş. Hem soruyu sorarken kullandığın ifadeleri, hem de soruyu sorarken koltuktaki oturma şeklini dahi haber vermiş. Allah aşkına bir bak, biraz önce bu soruyu sorarken bacak, bacak üstüne atmıştın ve hala aynı şekilde oturmaktasın. İşte soruyu sorarken kullandığın ifadeler ve oturma tarzın, bu muhteşem mucizeye tanıklık ediyor. Dolayısıyla şu anda ikimiz bu büyük mucizeyi yaşıyoruz.
Mehmet oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Ayakta heyecandan titreyen ve ağlayan arkadaşına deruni bir hazla sarıldı. Gözlerinden yaşlar akarken titreyen dudaklarından şu cümleler döküldü:
–Demek O (s.a.v) beni biliyordu… Demek O (s.a.v) beni biliyordu…