“Peygamberimiz Efendimiz (sav) zamanında bazı müşrikler bile bugünkü Müslümanlardan daha güvenilir, daha itimat edilir idi.
Bir misal vereyim:
Efendimiz Aleyhisselâm’a hicret emri verildi. Hicret emrini alan Peygamberimiz Efendimiz hemen Hz. Ebubekir (r.a) ı yanına çağırdı.
Buyurdu ki:
–Ya Ebu Bekir, Yesrib’e (Medine-i Münevvere’ye) gitmek üzere vazifelendirildik. Birlikte gideceğiz. Ancak müşrikler ve diğer kâfirler peşimizde. Tehlike var…
Şimdi git. Öyle bir kılavuz bul ki, hiç kimsenin bilemeyeceği ve bulamayacağı yoldan bizi götürsün.
Hz. Ebu Bekir (r.a) bu emri alınca bildiği bütün kılavuzları bir anda şöyle bir gözünün önünden geçirdi. En ehil ve itimat edilir birinde karar kıldı.
Doğrudan doğruya Ureykıt adlı müşrik bir kılavuza gitti. Ureykıt müthiş bir kılavuz idi. Öyle işinin ehli birisi idi ki, dillere destandı.
Ureykıt, çölde bir devenin izinden o devenin; erkek mi dişi mi, genç mi yaşlı mı, aç mı tok mu, yaşı kaç rengi ne bunları biliyordu. Bu derece işinin ehliydi Ureykıt.
Ebu Bekir (ra) böylesine bir kılavuz olan Ureykıt’la pazarlığa oturdu.
–Ya Ureykıt! Muhammed ile ben Mekke’den çıkıp Yesrib’e gideceğiz, inşa-Allah… Bizi, kimsenin bilmediği, bulamayacağı yoldan Yesrib’e ulaştıracaksın… Ureykıt bu teklife şöyle cevap verdi:
–Hay hay ya Ebu Bekir. Bu işin uzmanı benim. Kılınıza bile zarar gelmeden sizi Yesrib’e ulaştırırım. Ancak, benim ücretim size pahalıya gelir.
–Olsun! Bizi götür. Bunun için ne istiyorsun?
–İki deve isterim Ya Ebu Bekir. Biri Muhammed için, biri de senin için.
–Tamam, Ya Ureykıt. İsteğini kabul ediyorum. Orada anlaşıyorlar. Akit tamam.
Hz. Ebu Bekir (ra) bu anlaşmayı bitirdikten sonra doğruca Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) e geliyor. Durumu olduğu gibi anlatıyor. Efendimiz (s.a.v) de tamam diyor.
Anlaşmaya müteakip Ureykıt da Mekke’nin ortasına geliyor ki, bir ilân duyuyor: “Ey Mekkeliler! Kim Muhammed’in yerini bildirirse 100 deve ile mükâfatlandırılacaktır. 100 deve ilanını Ureykıt duyuyor.
Efendimiz (sav)in yerini Ureykıt’tan başka bilen de yok. Fakat bu müşrik Ureykıt 200 deveye zerre kadar itibar etmiyor. Hiç duymamış gibi yoluna devam ediyor. Birkaç saat sonra da sözleştikleri yerden Yesrib’e (Medine’ye) Hazreti Muhammed (sav), Hazreti Ebu Bekir (r.a) ve Ureykıt Medine’ye hareket ediyorlar.
Ureykıt 100 deveye itibar etmiyor, 2 deveyle iktifa ediyor.
Şu müşrikteki ciddiyete bakın. Bugünkü Müslümanlarda bu ciddiyet var mı Anlaşmaya sadakatleri (istisnaları hariç) var mı?
Başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebeplerini niçin başkalarında arıyoruz Kendimizde arasak ya!”
Lütfen Dikkat!
1) Müslümanların ilk hicreti Habeşistan’a yapılandır. Mekke’de müşriklerin baskıları katlanılmaz bir hal alınca Efendimiz’in müsaadesiyle Cafer-i Tayyar Hazretlerinin de içinde olduğu bir grup Müslüman, Habeşistan’a hicret etmiştir. Çünkü Habeşistan adaleti esas alan bir kral tarafından yönetiliyordu. Bu da gösteriyor ki, adalet çok esaslı bir hususiyettir, Allah adaleti merkez alır.
2) Efendimiz’in adalete vurgu yapan bir iltifatı vardır. “Ben adil bir hükümdar zamanında doğdum ve adil bir hükümdar ile birlikte yaşıyorum” buyurur. Efendimiz’in işaret ettiği birinci hükümdar İran hükümdarı Nuşirevan’dır, ikincisi ise Habeşistan kralı Necaşi’dir. Adaletle hükmeden bu iki hükümdar ehl-i iman mıydı konusunda çok şey söylenebilir ama adaletle hükmetmeleri bütünüyle iman dışı değildir. Efendimiz’in Necaşi’nin cenaze namazını gıyaben kılması da bu açıdan önemlidir; Necaşi’yi bizim için “Hazret-i Necaşi” kılan bir işarettir. Efendimiz O’nu hem adaletli bir hükümdar olarak değerlendirmiş, hem de gıyaben cenaze namazını kılmıştır (Hatta Hz. Ümm-i Habibe Validemizle olan nikâh ahdinde Necaşi’ye vekâlet vermiştir).
3) Sanmaktayız ki Allah Rabbü’l Müslimin’dir, hâlbuki O Rabbü’l Alemin’dir. Dolayısıyla Nuşirevan ve Necaşi’nin de Rabbidir. Zulümle payidar olan bir Müslüman’dan bahsedemeyiz, ancak adaletle hükmeden bir gayrimüslimin payidarlığı mümkün olabiliyor.
Mesela Efendimiz’in bir hadis-i şerifinde şöyle buyurduğu ifade ediliyor: “Şu adamların kâfir olarak ölmesine çok üzüldüm.
–iyi bir şair olduğundan İmraü’l Kays,
–adil olduğu için Nuşirevan,
–cömert olduğu için Hatem-i Tai,
–amcam ve bana çok iyiliği olması hasebiyle Ebu Talib…”
Doğrusu, Ebu Talib hakkında net bir şey söylemek haddimize değildir. Çünkü Hz. Peygamber Ebu Talib’in vefatına ağlamıştır. Elbette ki insan beşer olarak amcasının vefatına üzülür, ama sanki Efendimiz’in Ebu Talib’in vefatına ağlaması sadece amcası olması sebebiyle değildir. Dolayısıyla Efendimiz’in hayatında iyi bir yer almış olan isimler konusunda hassas olmak gerekiyor.
4) Peygamberimizin: Allah’ım! bu dini iki Ömer’den birisiyle kuvvetlendir duası niçin Ebu Cehil hakkında değil de, Hz. Ömer (r.a) hakkında kabul görmüştür? Hz. Ömer, Ebu Cehil’e nazaran yiğit, mert, dürüst ve cömert bir insandı. Ebu cehil ise, kaypak, korkak, yalancı ve namert bir herifti!
5) Peygamber Efendimiz (s.a.v) hicret esnasında Abdullah bin Revakıt’ın rehberliğini kabul etmişti. Niçin? Çünkü bu zat hem güvenilir, emin, hem de işini en iyi derecede bilen bir müşrikti. Abdullah bin Revakıt, Mekke liderlerinin peygamberimizin başına koydukları 100 deve ödülü duymasına rağmen anlaşmaya ihanet etmemiştir. İsteseydi iki deve yerine peygamberimizin yerini ihbar ederek 100 deve kazanabilirdi. Ahir zamanda insanların birbirlerinin sırlarını en küçük bir menfaate sattıkları bir dönemde müşrik Abdullah b. Revakıt’ın bu dürüstlüğünden ve bireysel kalitesinden çıkarmamız gereken dersler vardır.
6) Peygamberimiz (s.a.v) Mekke’yi fethettiğinde Kabe’nin anahtarlarını yıllarca bu vazifeyi bihakkın ifa etmiş olan müşrik Osman b. Talha’ya vermesi güven ve emniyete verdiği önemi gösterir. Beşeri ilişkilerde ve vazifelerde asıl olan; emniyet, güven, dürüstlük ve işini iyi yapmaktır.
-ALINTI-