Fetva-2
Ders çok keyifli geçiyordu. Tam bir ilim ziyafetine dönüşmüştü. Öğrenciler birbirinden güzel fikirler ortaya koyuyordu. Faruk hoca çok duygulanmıştı:
-Arkadaşlar, gerçekten beklediğimin üstünde bir performans sergilediniz. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Lütfen kaldığımız yerden devam edelim.
Serhat:
-Arkadaşımıza tamamen katılıyorum hocam. Bir kasap elinde ameliyat olmak ne anlama geliyorsa, cahil bir annenin elinde dünyaya gelmenin de aynı anlama geldiğini düşünüyorum. Hocam hani fıkıhta çok enteresan bir kural vardır ya. Bir köpeğin artığı yenmez. Ama bir av köpeğinin artığı yenir. “Eğitim, köpeği bile hemcinslerine nazaran üstün kılıyor.” Çünkü av köpeği eğitimli olduğu için avına dişlerini geçirmiyor, ağzıyla tutup sahibine getiriyor. Bu açıdan diğer köpeklerden üstün tutuluyor. Eğitici özelliği olmayan bir annenin de ne kadar şefkatli olursa olsun, çocuğuna zarar vereceğini düşünüyorum. Bu tarz sevgi arkadaşımızın da altını çizdiği gibi zehirli bir sevgidir. Anne sadece çocuğunu doğuran kişi değil; iffetle hayayla, helal lokmayla, ölçülü ve dengeli sevgiyle, sınırlarla, sorumluluklarla, yoğuran kişidir. Bunu yapamayan annenin annelik vasfı bence sorgulanmalıdır. Tabi ki, aynı sorumluluklar baba içinde geçerlidir.
Şeyma:
-Hocam, modern yaşamın çok acı bir cilvesi olarak, gençler zamanında yaşanması gereken duyguları romantizm, flört adı altında, zamanından çok önce yaşıyorlar. Erken uyanıyorlar. Bunun doğal bir sonucu olarak, daha çocukluktan kurtulmadan çocukları oluyor bu çocukların. Bu anlamda modern insanlar olarak yepyeni bir kavramla karşı karşıyayız: Çocuk anne-babalar, çocuk karı-kocalar.
Bu husus, bütün sanat adamlarının, toplum bilimcilerin, eğitimcilerin ve aklı başında olan her insanın inceden inceye düşünmesi gereken bir husustur. Bu büyük bir felakettir. Anneler gününde tartışmamız gereken en önemli konulardan biriside budur.
Ahmet:
-Hocam, anlık zevkler peşinde koşan anlara mağlup olan bir kadın ana olamaz. Zevklerin zebunu olabilir Çocuğunu da anlardan kurtaramaz. Çünkü kendisi “anlara mağlup olmuş bir anadır” Helal lokma dersini anne verir. Hani bir çocuk yumurta çalıp getirmişti. Annesi:
-Aferin oğluma, demişti. Çocuk sonra tavuk çaldı. Anne bu başarısından dolayı çocuğu ödüllendirdi. Çocuk geçen zaman içinde profesyonel bir hırsız oldu. Sonra hırsızlık yolunda idam sehpasına uzanan bir yolun kurbanı oldu. Kendisine son arzusu sorulduğunda:
-Anamın tatlı dilini bir kez öpmek istiyorum demişti. Annesi oğlunun son arzusunu yerine getirmek için yanına getirildiğinde annesinin tatlı dilini ısırıp kopardı.
-Beni bu noktaya getiren “anamın tatlı dilidir. Benim hayatımı mahvetti, demişti. Demek ki zehirli sevgiler, tatlı dille de akıtılabilir. Bazen gökyüzünde parlayan bir şimşek gibi annenin ağzından zamanında çıkan “Hayır!” kelimesi ne mübarek bir kelimedir. Şimşek çaktıktan sonra rahmet yüklü yağmurlar yağdığı gibi, gerektiği yerde annenin ağzından çıkan bir “Hayır!” kelimesinden, binlerce hayır ve bereket dökülür. Gerektiği yerde söylenmeyen Hayır! kelimesinin bıraktığı boşluktan binlerce şer fışkırır. Anneler gününde bu konunun da enine boyuna düşünülmesi gerekir.
Fatma:
-Hocam, arkadaşıma katılıyorum. Tasavvufta bütün evliyaların başı kabul edilen Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretlerinin bu noktaya gelmesinde annesinin rolü büyüktür. İlim tahsili için seyahate çıkan küçük oğluna: -Sakın, yalan söyleme diye tembihlemişti. Seyahatinin ilk durağında, onun doğru bir sözü, bir eşkıya çetesinin tevbesine vesile olmuştu. O yüzden çocuk doğruluk ve dürüstlük dersini anneden alır.
Yunus:
-Hocam, şefkat karşılıksız olduğu için bünyesinde büyük bir cesareti de saklar. Yani anneler yeri geldiğinde kahramanlıkta emsalsiz örnekler sergileyebiliyor. Oğluna hak yolunda kahramanca mücadele dersi verebiliyor. Kâbe’ye sığınıp zalim Yezid’e karşı mücadele veren Abdullah Bin Zübeyr’e en büyük desteği annesi vermişti. Hatta Abdullah Bin Zübeyr mücadeleden biraz vazgeçer gibi olunca, annesi karnını göstererek:
-Oğlum iki seçeneğin var… ya buraya geri girersin ya da şehit olursun demiştir. Oğlunu motive ederek zalim Yezid’e karşı kahramanca mücadele etmesini sağlamıştır. Abdullah Bin Zübeyr şehit olunca, Yezid’in komutanı zalim Haccac onun cesedini bir direğe asmış ve gururlanarak anasına göstermişti:
-Bak, oğlunu ne hale getirdim diye. Abdullah Bin Zübeyr’in annesi oğlunun cesedinin asılı olduğu direğin önünde Zalim Haccaca şöyle haykırmıştır:
-Sen onun dünyasını mahvettin, o senin ahiretini helak etti.
Bir annenin hak yolunda oğlunu şehitliğe teşvik etmesi ve zalim diktatörlere kafa tutması gerçekten şayanı tebrik bir olaydır.
Aykut:
-Hocam, İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi’nin annesiyle ilgili bir sözü var. Hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle diyor: “Ben 80 yaşımda 80 bin zattan dersler almışım. Ama görüyorum ki, merhum validemden aldığım dersler çekirdekler hükmüne geçmiş. O derslerin o çekirdekler üstüne bina edildiğini görüyorum” diyor. Yine çocuklarına manevi terbiye vermeyen anneleri ilginç bir şekilde uyarıyor. Kader neden annenin mirasta, oğlunun karısından daha az almasına hükmetti? sorusuna şöyle cevap veriyor:
–“Çünkü anneler oğlunun dünyevi saadetiyle ilgilenir. Ahiretini ihmal eder. Onu dünyevi makamlar için hafız mektebinden alır. Paşa olsun diye başka mekteplere verir. O yüzden kader onların mirasta oğlunun malından daha az almasına hükmetmiştir.” Buda çok enteresan bir yaklaşımdır.
Reyyan:
-Hocam, Anne ve babanın örnek yaşantısı çocuğun başucu kitabıdır. Çocuklar parmakla gösterilen doğruları değil yanlışlara giden ayak izlerini takip ederler. O yüzden samimiyet, içtenlik ve söylenilenlerin hal diliyle hayata geçirilmesi çocuğun ruhunda derin izler bırakır.Yaşanmış bir olayı sizlerle paylaşmak isterim. Pakistanlı bir iş adamı olan Abdullah Delhi, Sovyet hava yollarına ait bir uçakla seyahat ederken, uçakta namaz vaktinin girmesi üzerine hostesten kendisine namaz kılması için bir yer göstermesini rica eder. Hostes, kokpit ekibinin bulunduğu kabinde namaz kılması için bir yer gösterir. Abdullah Delhi burada namazını kılarken kaptan pilotun hıçkırarak ağladığını görür. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma geçer:
–Efendim sizi üzecek bir şey mi yaptım, niçin ağlıyorsunuz?
–Hayır siz beni üzecek bir şey yapmadınız? Bu yaptığınız hareketlerin anlamı nedir?
–Ben bir Müslüman’ım. Bu da benim dinimin emri olan namazdır diyerek namaz hakkında kısa bir bilgi verir.
Bunun üzerine kaptan pilot şöyle der:
-Daha 4-5 yaşlarındaydım. Annem ve babamda senin gibi hareketler yapardı. Ayrıca bana sıkı sıkı tembih ederlerdi. Sakın bunları kimseye anlatma diye. Sonra beni onlardan kopardılar. Bir daha onları göremedim. Benim bir Müslüman çocuğu olma ihtimalim var. Yıllardır içimde bir ukde idi bu. Hep bunu düşünmüştüm. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, benim annem babamda Müslüman’dı. Ben bir Müslüman anne ve babanın çocuğuyum. Gideceğim ve aslımı iyice araştıracağım.
Mücahit:
-Hocam, bizler mirasyedi Müslümanlar olduğumuz için içinde bulunduğumuz “İman nimetinin” kıymetini çoğu zaman yeterince idrak edemiyoruz. Bu “ülfet hastalığı” bazen kanserden bile tehlikeli olabiliyor. Ama araştıran insanlar dininin en küçük bir kıymetine dahi can havliyle sarılıyorlar. Yurt dışında yaşanmış bir hadiseyi aktarmak istiyorum:
-Irkını tam hatırlayamıyorum ama Avrupalı bir genç Türkiye’de çeşitli araştırmalar yapıyor. Bu esnada bir vesileyle tanıştığı bir Türk kızına âşık oluyor. Onunla evlenmek istiyor. Kızın ailesi Müslüman olması şartıyla evlilik teklifini kabul ediyorlar. Oğlan zaten sempati duyduğu İslam dinine girmekte hiç tereddüt etmiyor. Bu konuda koyu bir Hıristiyan olan ailesinden tam destek alıyor. Gençler evleniyorlar. Türk kızı, Avrupa’ya gelin gidiyor. Evlilik mutlu bir şeklide başlıyor. Bu arada kayınvalide ve kayınpeder muhtelif zamanlarda eve gelip kütüphaneye bakıyorlar. Bir gün anne ve baba oğlunu bir kenara çekerek diyor ki:
-Oğlum gene sen bilirsin ama bu kızı boşa sen. Bundan sana hayır yok.
Oğlan:
-Anne siz ne diyorsunuz, ben ona aşığım. Onu çok seviyorum. Onun için dinimi değiştirdim.
Anne ve baba diyorlar ki:
-Oğlum bu kızla evlendiğinde İstanbul’dan Kayışzade Osman Hattı Kur’an-ı Kerim getirmiştik. Evleneli 6 ay oldunuz. Kitap bir kere bile açılmamış. Tozlu bir şekilde kitaplıkta duruyor. Mukaddes kitabına ihanet eden sana da ihanet eder. Bu kızdan anne olmaz. Gel sen bunu boşa diyorlar.
Bir anne-baba olarak, oğlunun ve ilerde doğacak torunlarının dini salahiyetiyle ilgilenmeleri gerçekten şayanı tebrik bir olaydır.
Yavuz:
Hocam, annenin en önemli özelliklerinden biriside iffetli olmasıdır. İffetsiz ve hayâsız kadınların anne olması biyolojik düzeydedir. Zaten böyle kadınlar evlatlarına numune-i imtisal olamazlar, güzel örnek olamazlar. Napolyon hayatının en büyük mağlubiyetini Akka kalesinde Cezzar Ahmet Paşa karşısında yaşamıştır. Bu ihtiyar paşa, kibirli Napolyon’a Akka kalesi önünde unutamayacağı bir ders vermiştir. Napolyon’un bütün ağırlıklarını savaş meydanında bırakıp kaçarken şöyle dediği meşhurdur:
-Kaçın kaçın, bu askerlerin önünde durulmaz. Bunları doğuran analar namusluydu. O yüzden iffetsiz bir kadın ne kadar şefkatli olursa olsun, çocuklarına iyi anne olamaz. İffetsiz şefkat, ruhsuz ceset gibidir.
Hatice:
-Hocam hani hep derler ya, kadınlar çok duygusaldır diye. Evet, kadın zayıf olabilir ama analar güçlüdür hocam. Hz. Rumeysa oğlunun vefat ettiğini kocası Talha’ya (ola ki isyan eder diye) sabaha kadar söylemiyor. Oğlunun derin bir uykuda olduğunu söylüyor. O gece kocasına en cazip haliyle kendisini sunuyor. Düşünebiliyor musunuz, evin bir odasında vefat etmiş çocuğu var. Ama o kocası isyan etmesin diye sabah haber vermeyi tercih ediyor. Hz. Rumeysa’nın bilgeliği acı bir haberin ne zaman nasıl ne şekilde verileceği konusunda üzerinde durulmaya değer bir bilgeliktir. Günümüzün panik kadınları için bunda çıkarılacak dersler vardır.
Devam Edecek…