Fetva-3

Ders bitmişti. Faruk Hoca, bütün öğrencilerine gösterdikleri özveriden dolayı teşekkür etti. Yarın vereceği doktora tezi için dua etmelerini rica ederek okul kapısına doğru yöneldi. Faruk hoca arabasına doğru giderken, cep telefonu çaldı. Arayan annesiydi.

–Ne tevafuk, biz anneler gününden bahsediyoruz, annem beni arıyor, çok hoş bir tevafuk diye düşündü.

–Buyur anacığım, emir buyur sultanım.

–Oğlum senin işin vardır, sözü fazla uzatmadan hemen sormak istiyorum. Babanda yanımda onunda mahsus selamları var. Kadınlar sohbetinde mevzu oldu. Bazı anneler kendi aralarında caizdir değildir diye tartıştılar. Bende sana sormak istedim. Bir anne veya bir baba oğlunun cebinden izinsiz para alabilir mi?

Faruk hoca şaşırmıştı doğrusu böyle bir soru beklemiyordu

–Anlayamadım, ne… ne… dedin sen anacığım diye kekeledi.

–Sorum çok açık oğlum, bir anne veya bir baba, oğlunun cebinden onun haberi olmadan izinsiz para alabilir mi?

–Alabilir anneciğim. Eğer ihtiyacı varsa, tabii ki alabilir. Peygamberimiz (s.a.v) zamanında yaşanmış bir olay var. Bir baba oğlunu kolundan sürükleyerek getiriyor.

–“Ya Rasulallah! Ben güçlüyken bu zayıftı. Ben zenginken bu fakirdi. Şimdi ben güçsüzüm ve fakirim. Bu oğlum bana yardım etmiyor. Bana bakmıyor” diye oğlunu şikâyet edince Peygamberimiz çok duygulanmış:

-“Sen ve malın babana aitsiniz” buyurmuşlar. O yüzden ihtiyaç sahibi anne-babanın oğlunun cebinden izni olmadan para alması caizdir.

-Pekiyi oğlum teşekkür ederim. Allah senden razı olsun. Görüşmek üzere.

Faruk Hoca, arabasına binmiş biryandan arabasını sürüyor, bir yandan da düşünüyordu. Annesi, babası ve çevresinden sık, sık fıkhi sorular gelirdi ama doğrusu böyle bir soruyla ilk kez karşılaşıyordu. Soruyu duyduğundan beri içinde bir huzursuzluk başladığını hissetti. Bu duygunun kökenine inmeye çalışıyor ama bu sorunun kendisini niçin rahatsız ettiğini bir türlü anlayamıyordu. Bu konuyla, doktora tezini verdikten sonra etraflıca ilgilenmeyi aklının bir köşesine not ederek yaşadığı ana geri döndü.

Yarın onun için çok önemli bir gündü. Doktora tezini verecekti. Bu konuda annesinden babasından öğrencilerinden ve bütün dostlarından dua rica etmişti. Kendisini oldukça iyi hissediyordu. Tezini defalarca gözden geçirmiş, iyice hazırlanmıştı. Evine doğru yaklaşırken bundan sonra kalan süreyi planladı: Akşam yemeği, akşam namazı, tezi son kez gözden geçirme, duş, yatsı namazı ve erkenden yatış.

Faruk hoca evine geldiğinde akşam ezanları okunmak üzereydi. Yorgun adımlarla evine doğru süzüldü.

Saat 8:30. Faruk Hoca doktora tezini vereceği salonun önünde hazır bir şekilde bekliyordu. Hocalarda hazır olunca Faruk Hoca salona çağrıldı. Faruk hoca “Modern dünyada, Müslüman kadının yaşadığı sorunlar, ikilemler, kimlik bunalımları ve çözüm önerileri” başlıklı doktora tezini sundu. Tezin sunulması 45 dakika sürmüştü.

Bundan sonra soru-cevap faslı başladı. Faruk Hoca gayet sakin bir şekilde sorulara açık, net, tatminkâr cevaplar veriyordu. Hocaların memnuniyeti yüz ifadelerinden okunuyordu. Soru-cevap faslı bittikten sonra kısa bir değerlendirme faslına geçildi. Kısa süren değerlendirme faslından sonra karar açıklandı. Faruk Hocanın doktora tezi kabul edilmişti. Faruk Hoca kendisine özveriyle destek veren danışman hocasının elini öptü. Sonra diğer hocalarında elini öperek salondan çıktı. İçi içine sığmıyordu.

Anneler gününde doktora tezinin kabul edildiğini müjdeleyecekti. Saniyeler seneler gibi uzamaya başlamıştı. Acaba bir gün biter miydi? Zaman ne kadarda genişlemişti sanki. Bu heyecanı en iyisi namaz yatıştırır, diye düşündü. Mescidin kapısına doğru yöneldi. Bu saatte kimsecikler yoktu.

Faruk hoca iki rekât şükür namazı kıldı. Allaha uzun uzun dualar etti. Secdeye kapanıp hıçkıra, hıçkıra ağladı. Sevinç gözyaşları döktü. Yıllardır yaptığı çalışmalar boşa gitmemiş nihayet muvaffak olmuştu. “Ey bizleri halden hale sokan Allah’ım!” dün neydim, şimdi ne oldum, bilmiyorum yarın ne olacağım? Her halimi istikamet üzere berdaim kıl. Duyguda, düşüncede, eylemde istikametten ayırma” diye uzun, uzun dualar etti.

Faruk Hoca İyice sakinleştikten sonra mescidden dışarı çıktı. Açık havada bir bardak çay içeyim sonra odama geçerim diye düşündü. Kantine doğru yürürken cep telefonu çalmaya başladı. Arayan babasıydı.

–Hayırdır babacığım bu saatte, hayırlı sabahlar.  

–Hayırlı sabahlar oğlum, oğlum biliyorsun hayatımız sürprizlerle dolu. Annen oğlum annen…

–Baba ne oldu anneme çabuk söyle.

–Oğlum annen dün gece kalp krizi geçirdi. Durumu çok ağır yetişebilirsen yetiş. Şu anda her zaman gittiğimiz hastanede, yoğun bakımda. Ama sakın süratli araba kullanma.

Faruk Hoca babasının son sözlerini duymadı bile. Arabasına binip annesinin yaşadığı ilçeye doğru çoktan yola koyulmuştu. Annesi kalp hastasıydı. Bir-iki kez kalp krizi geçirmiş ama her seferinde ucuz atlatmıştı. Defalarca yalvarmış:

-Anacığım, gelin şehirde size bir daire tutayım, gözümün önünde yaşayın her zaman gelip gidemiyorum demiş ama annesine dinletememişti.

Annesi:

-Oğlum burada benim anılarım var, hatıralarım var, ben ilçeden dışarı çıkamam. Hem şehir hayatı beni sıkar. Ben sakin bir hayatı severim diye oğlunun tekliflerini hep reddetmişti.

Faruk hoca bir evin tek çocuğuydu. Annesi ve babası onun için elinden gelen her şeyi yapmışlardı. O da kendisine sunulan imkânları en iyi şekilde değerlendirmiş mezun olduğu fakültede öğretim görevlisi olarak işe başlamıştı. İmkânları ölçüsünde hafta sonları anne babasını ziyaret eder, ihtiyaçlarını giderirdi. Daha dün ders çıkışında telefonla görüşmüşlerdi. Bir gün sonra anneler günüydü ve sürpriz yapmayı düşünmüştü. Ama kendisine iman ettiği kader ağlarını başka türlü örüyordu. Allah insanları halden hale sokuyordu. Daha iki saat önce doktora tezini vermiş ve tezi kabul edilmişti. Bunu anneler gününde annesine müjdelemeyi düşünürken, annesi şimdi kalp krizi geçirmişti.

Faruk Hoca, yarım saat sonra, annesinin kaldırıldığı hastaneye geldi. Hastanenin girişinde babası onu bekliyordu.

–Baba, babacığım annem nerde, şimdi nasıl diye haykırdı.

–Oğlum! Şimdi metanet zamanı, şimdi dua zamanı, anneni eve götürdük haydi evimize gidelim.

Faruk Hoca arabanın istikametini eve doğru çevirdi. On dakika sonra evin önündeydiler. Faruk Hoca evin önündeki kalabalığı görünce kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.

–Baba bu kalabalıkta ne böyle?

–Oğlum annen için gelmişler…

Faruk Hoca, arabadan indiği gibi evin kapısına doğru koştu. Kapıdan içeri girdiğinde Kur’an-ı Kerim okunuyordu.

–Annem, annem nerede?

–Gel oğlum seni annenin kaldığı odaya götüreyim.

Faruk Hoca, babasının koluna girerek, annesinin naaşının bulunduğu odaya girdi. Bembeyaz kefenler içinde annesi son yolculuğuna hazırlanmıştı. Yüzündeki nurani ifade hiç kaybolmamış biraz solmuştu. Faruk Hoca annesinin önünde diz çüktü. Bir yandan sessiz, sessiz ağlıyor biryandan da babasına sitem ediyordu:

–Baba ne olurdu geceleyin haber verseydin, annemle görüşebilseydim. Neden haber vermedin?

–Her şey ani oldu oğlum, haber verseydim de göremezdin. Geceleyin kalp krizi geçirdi, hemen hastaneye kaldırdım. Oradan yoğun bakıma aldılar. Bütün çabalar beyhude kaldı oğlum. Emri hak vaki oldu. Annen Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Allah mekânını cennet eylesin. En son dün akşam yemeğinde konuştuklarımızla kaldık. Bir daha konuşmak nasip olmadı oğlum. Dün akşam yemeğinde sohbet ederken bana dedi ki:

-Bey, sanki içime doğuyor Faruğumun tezi kabul edilecek, doktor olacak. Birkaç gündür onunla ilgili rüyalar görüyorum. Senden ona iletmeni istediğim bir mesaj var. Ecelin ne zaman nerede geleceği belli olmaz. O yüzden lütfen ben ölürsem kabre konmadan oğluma söylemeni istiyorum. Hani bir annenin oğlunun cebinden izinsiz para alması caiz midir? diye sormuştum ya, birkaç defa muhtelif zamanlarda cebinden azar, azar para almıştım. İlaçlar için paramız yetmemişti. Seni üzmemek için de sana söylememiştim. Ona söyle, lütfen bana hakkını helal etsin. Onu dokuz ay on gün karnımda taşıdım ama bu sözü taşıyamadım oğlumun yüzüne söylemeye utandım. Lütfen, bana hakkını helal etsin.

Faruk Hoca beyninden vurulmuşa döndü. Dünya gözünde küçülmüş adeta nokta kadar kalmıştı. Yüzü sararmış elleri titremeye başlamıştı. Anasının kefen içindeki elini avuçlarının içine aldı. Koca adam sarsıla, sarsıla ağlıyor, anasının kefenli elini yüzüne gözüne sürüyordu:

–Anam, anacığım benim, sultanım benim. Ben sana müjdeyle gelecektim. Sen bana son nefesinde bile unutamayacağım bir ders verdin. Hiçbir kitap, hiçbir tez senin verdiğin dersi veremez anam. Okullar bilgi veriyor ama senin verdiğin irfanı veremiyor anam. Ben modern dünyada kadının yerini araştırırken yanımdaki anamı, anacığımı, sultanımı unutmuşum. Biricik anam, asıl sen bana hakkını helal et. Ben evlat olamadan doktor olmaya kalktım. Anasını-babasını evladının cebinden gizlice para alacak kadar ihmal eden bir evlat doktor olamaz, eğitimci olamaz, affet anacığım affet, hakkını helal et.

Anneler gününde ben sana bir hediye getiremedim, ama sen anneler gününde bile bana hayatımın dersini verdin. Affet anacığım, affet sultanım, affet benim ilk öğretmenim, affet benim irfan hocam affet, bu kötü öğrencini affet…