Yunan Milli Marşındaki Türk Düşmanlığı
Derin okyanus, işte böyle uğuldasın isterdim
Ve dalgasında boğulsun, her Türk tohumu
Neden muharebe yavaşladı biran?
Neden azaldı dökülen kan?
Hem palaskalar hem kılıçlar.
Etrafa saçılmış beyinlere.
Baştanbaşa yarılmış kafataslarına,
Kımıl kımıl oynayan iç organlarına bulanmış
Köpekler azalıyorlardı
Ve Allah diye bağırıyorlardı, Allah!
Fakat Hıristiyanların dudakları daha doğruydu
Ateş diye bağırıyorlardı Ateş!
Aslanlar gibi vuruşuyorlardı
Hep Ateş! Diye bağırıyorlardı
Ve pislikler ölüyorlardı.
Allah! Diye böğürerek
Pis kanları nehir olmuş
Ovada akmakta
Masum otlar su yerine
Kan içmekte
En cesurları sarsıldı.
Kör adımlarıyla,
Korint’ten kovuldular
Saklandılar ve kaçtılar
Ölüm meleğini gönderir.
Kıtlık ve hastalıkla dolar.
İskelete benzer şekilleri.
Yürürler öyle yan yana
Çimlerin üzerinde uzanıyor
Ve her yerde ölüyorlardı
Sefil ve umutsuzca
Bu terk edilmiş sefil artıklar
Yukardaki marşı anlayarak okuduysanız şimdi de eski başbakan Bülent Ecevit’in Yunan dostluğunu! anlatan şiirini okuyalım.
Türk-Yunan Şiiri
sıla derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu
türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz
olmuşuz kanlı bıçaklı
yine de bir sevgidir içimizde
böyle barış günlerinde saklı
bir soyun kanı olmasın varsın
damarlarımızda akan kan
içimizde şu deli rüzgâr
bir havadan
Bu yağmurla cömert
bu güneşle sıcak
gönlümüzden bahar dolusu kopan
iyilikler kucak kucak
bu sudan bu tattandır ikimizde de günah
bütün içkiler gibi zararı kadar leziz
bir iklimin meyvasından sızdırılmış
bir içkidir kötülüklerimiz
aramızda bir mavi büyü
bir sıcak deniz
kıyılarında birbirinden güzel
iki milletiz
bizimle dirilecek bir gün
Ege’nin altın çağı
yanıp yarının ateşinden
eskinin ocağı
önce bir kahkaha çalınır kulağına
sonra rum şiveli türkçeler
o Boğaz’dan söz eder
sen rakıyı hatırlarsın
Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın
Bülent Ecevit
Türke nefret kusan Yunana Ecevit kardeş diyor.Neymiş efendim, Sılaya düşünce Yunanla kardeş olduğumuzu anlarmışız. Breh…Breh…Breh…
Ekrem İmamoğlu Kıbrıs Türklerinin kasabı Makaryosun heykelini diker. Şehit Ömer Halisdemire nefret kusar. Onun şehit olduğu bile tartışılır der. Diyanet İşleri Başkanına benim başkanım değildir der. Ama Buda heykelinin önünde hürmet ve tazimle durur. Sultan Fatihin mezarına büyük bir terbiyesizlik ve küstahlık yaparak girer. Hamasa terör örgütü der. Ulu Hakanımız 2. Abdülhamid Hana darbe yapmak için saraya baskın yapan ve 7- 8 Hasan Paşa tarafından kafasına sopa vurularak öldürülen darbeci Ali Suavinin Heykelini diker. İstanbul’u haçlı çeteleri gibi yağmalar, Çeyrek domuz etini 10 dakikada midesine indirdiğini gururla söyler.
Kentsel dönüşüm projelerini engellemek 40 dan fazla dava açar. İşte İstanbul’un geldiği hal ortada: Çöp, çukur, çamur ve gelmekte olan büyük depremler!
Bir kısım Yunan severler: Zulüm 1453 te başladı der…
Eh, zarara rızasıyla girene acınmaz diye bir söz vardır. İnsan tercihlerinden ibarettir. Her insan ya sonuna ya sonsuzluğuna koşar!
Bir Müslüman bütün bu işaretlerden yola çıkarak kimin ne olduğunu hala belirleyemiyorsa onun gözüne gaflet perdesi inmiştir. Cenab-ı Hak basiret ve feraset versin ne diyelim.