ERTELEMENİN PSKOLOJİK ARKA PLANI

Aldatan Aynalar

Pekiyi bütün bunları bildiğimiz halde, neden şimdinin ve anın sorumluluklarını, yarına veya yarını meçhullere göndeririz, anı yaşamayız? Koca bir ömrü erteleye, erteleye yaşamadan elimizden kaçırırız. Nur topu günleri yaşamadan, nur topu günlerin zarfını bile açmadan, yaşanmamış günler çöplüğüne atarız. Koca bir ömür sermayesini yaşamadan ama bizi yaşlandıran bir süreç olarak kullanırız, Neden?

Bu bizim hayal dünyamızda, şimdi kısacık anımızı genişleten YALANCI AYNALARLA İLGİLİDİR. Alış-veriş yaptığımız mağazalarda dikkatimizi çekmiştir. Bazı mağazalar mekan itibariyle küçüktür. Dükkan sahibi mağazayı daha geniş göstermek için, duvarlara karşılıklı boy aynaları asar. Aynalar birbiri içinde yansıdığı için, küçücük bir mekan oldukça geniş görünür. Ama bu mekandaki genişlik, sanal bir genişliktir. Gerçekte böyle bir genişlik yoktur. Genişlik aynaların içindedir. İki adım ileri giderseniz duvara çarparsınız ve DUVAR size der ki:

Burada dur, buradaki genişlik sanaldır, gerçek mekan burayla sınırlıdır diye size hatırlatır.

Şimdi hayal dünyamızda mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek); birer büyük ayna olarak durmaktadır. Bu aynaların karşılıklı yansımasıyla şimdiki kısa ve dar zaman, çok genişlemektedir. Böylelikle aynanın içindeki hayali geniş bir zaman dilimini gerçek zannederiz. Bu yüzden şimdinin sorumluluklarını hep yarınlara, öbür günlere erteleriz. Yukarıda verdiğimiz örnekte mekandaki genişleme nasıl sanalsa, burada da zamandaki genişleme sanaldır. Gerçekte o kadar uzun bir zaman dilimi yoktur. Gerçek, yaşadığımız zaman dilimiyle sınırlıdır. Yani, şimdi vardır. Şu an vardır. Başka bir zaman dilimi yoktur. Kabrin Duvarına çarptığımızda gerçeği ve gerçek zamanın ne kadar kısa olduğunu anlarız ama iş işten geçmiştir artık.

İşte bu yanılma yüzünden kişi, hiçbir zaman şimdiyi yaşamaz, yaşayamaz. Elindeki şimdi ve buradaya değil, aynadaki sahte geleceğe, sahte zaman dilimine, sahte genişliğe bakar hep. Ölü geçmiş ve doğmamış gelecekle ilgilenir hep!

20 li yaşlara gelince, ömür saatinin alarmını 30 lara kurar. 30 lu yaşlara gelince 40 lara kurar. Sonra 50 lere ve kendisine ömür verilirse 60 lara… Ömrü, kendisine verilen sermayeyi değerlendirmek yerine, saatin alarmını her sene, öteki seneye kurmakla geçer. Böylelikle koca bir ömür, hayal aynasındaki sanal genişlemeler yüzünden; ertelene, ertelene yaşanmadan elimizden çıkar. Hayatta insan için, bundan daha acınacak, bundan daha vahim bir durum yoktur. Çünkü Bir Dakika ebedi hayatımız için belki de çok önemli değişimler yaşayabileceğimiz bir zaman dilimi olabilir.

BİR DAKİKADA ALLAHIN RIZASINI KAZANACAK BİR TÖVBE YAPABİLİRİZ. Yerin altındakilerin sahip olmak için dünyaları vermeye hazır olduğu sihirli dakikalara, yerin üstündeki bizler, hiçbir bedel ödemeden şimdi ve burada, sahibiz. Demek asıl mesele, anı yaşama bilincimizi geliştirmektir. Ânı yaşama bilincimizi bir beceri, bir yetenek haline getirmeliyiz. Çocuğa çok küçük yaşlardayken, yaşına göre anı yaşama becerisini kazandırmalıyız. Anı yaşama becerisini kazanamayan bir insan, zamanı kendisini ihtiyarlatan bir süreç olarak kullanır. Şimdi ve buradayı yaşayacağı yerde, şimdi ve buradayı çok geniş gösteren o sahte aynalar yüzünden ömrünü hep uzatır, hep uzatır, ânın sorumluluklarını erteler durur. Ama yolun sonuna geldiğinde, bu oyun biter.

Gerçek, bütün gücüyle onu gafletten uyandırır. Ama iş işten geçmiştir. Ne gariptir ki, sorumlulukları hep ileriye erteleyen nefsi emmare ücret ve lezzeti asla ertelemez. Hemen yutmak ve sahip olmak ister. Yani nefsimiz bir münafık gibi, hep ikili oynar. Lezzet ve ücret noktasında şimdi ve buradayı hemen yaşamak isteyen nefsi emmare, sorumluluk noktasında şimdi ve buradayı o yalancı aynalarıyla hemen genişletir. İki yüzlü davranır. Bazen bir ömür boyu, nefsi emmarenin bu hilesini, bu kalleşliğini anlayamadan hayata veda ederiz, koca bir ömrü yaşamadan arkamızda bırakarak…

Sonsuz cenneti kazandıracak bir ömrü, sadece ve sadece bizi ihtiyarlatan ve bize ebedi hayatı kaybettiren bir sürec olarak kullanırız…Ne hazin değil mi?

Evet, hayalimizdeki bu sahte aynalar, lezzet ve ücret noktasında, şimdi ve buradayı hatta hemeni isterken, sorumluluk noktasında daima ileriye erteliyor. Nefse denilse ki, Sana şimdi çok küçük bir tabak, baklava verilecek ama birkaç gün sabredersen bir tepsi baklava verilecek, hangisini istersin? Nefis hazır küçük tabağı isteyecektir.

Yine nefse denilse ki, şimdi on kilo yük taşıyacaksın ama bunu kabul etmezsen birkaç gün sonra bin kilo yük taşıyacaksın denilse, nefis şimdi taşımayayım sonra bin kilo taşırım diyecektir. Sorumluluk noktasında hep erteliyor. Ücret noktasında hazırı çok seviyor. Yani Nefsi Emmare, ücret ve lezzet noktasında şimdi ve buradacı, sorumluluk noktasında ise hep yarıncıdır. Bizi hep bu oyunla kandırdı. Yıllarımızı sömürdü. Halbuki her geçen dakikanın üzerine dikkatle baksaydık, şu yazıyı okuyacaktık:

Beni ilk ve son defa görüyorsun. Ben özelim, ben bir taneyim.

Bir işi ertelemeden gerektiği şekilde ve zamanında yapmak, Sünnetullahın ta kendisidir. Allah hiçbir işini ertelemiyor. Güneş, ay, yıldızlar mesaiye hiç geç kalıyorlar mı?

Şimdi ve buradayı yaşaya yaşaya, ânı yaşama becerimizi geliştiririz. Bu şekilde ânı yaşama becerimizi huy haline getirmiş oluruz. Huyların en güzelini elde etmiş oluruz. Erteleye erteleye, ertelemeyi öğreniriz. Bu şekilde huyların en kötüsünü kazanmış oluruz. Allah korusun, bu yüzden ahiretimiz elimizden gidebilir. Ölüme hazırlıksız yakalanırsak, heybemiz boş gidersek, o uçsuz bucaksız diyarda halimiz nice olur? Bir ömür boyu beslemediğimiz imanı son nefeste (muhtemelen) şeytana kaptırırsak, kaptırdığımız imanın yerine bize dünya saltanatı verilse, hatta üzerine Merihin tapusu da eklense neye yarar ki? Kaybettiğimiz ebedi hayatın yerini ne doldurabilir ki? Hiçbir şey…

Bir adam kulübesinde oturuyordu. Kulübesi eski olduğu için, kulübenin duvarlarından sık, sık parçalar dökülüyordu. Adam kulübeyi tamir edeceği yerde, her düşen parçanın yerine bir avuç çamur alıp, hemen oraya yapıştırıyordu. Sonuçta ev çamur yığını haline geldi ve çöktü.

Adam:

-Ne vefasız evmiş, yıllardır içinde oturdum da haber bile vermedi diye söylendi.

Bunun üzerine ev dile gelerek şöyle dedi:

-Ahmak, ne zaman çökeceğimi haber vermek için ağzımı açtımsa, ağzımı bir avuç çamurla tıkadın. Konuşmama izin vermedin.

Evet, her geçen gün, ömür binamızdan düşen bir tuğladır. Her geçen gün, kabre doğru atılmış dev bir adımdır. Ezan sesleri, ölümü ihtar etmektedir. Selâ sesleri, ölümü ihtar etmektedir. Yıldız kayar gibi, her gün çevremizden yüzlerce binlerce insan, asıl gezegenden gelen davet üzerine çekip gitmektedir. Bütün bunlara rağmen, hala nasıl olurda erteleyebiliriz. Bugünün sorumluluklarını, yarın-ı meçhullere gönderebiliriz. Bu nefsi emmarenin hilesinden başka bir şey değildir.

“Evet, güneşe gözünü kapayan, gündüzü kendisine gece yapar.” Kainatta en büyük hakikat, ölümdür. Şimşek gürültüsü gibi bir seda varken, sinek vızıltılarına kulak veren divanedir. Güneş gibi bir hakikat varken, mum ışıklarına müteveccih olan divanedir. Ölümü yok sayarak, yada görmezden gelerek yaşamaya çalışmak, mümkün değildir. Evet… biz hayatı ve sorumluluklarımız ertelesek bile ölüm bizi ertelemez. Kendisini sürekli ertelediğimiz ölüm kendisini sürekli erteleyen bizleri asla ertelemez.

Konumuza tekrar dönecek olursak, zaten yarına bıraktığımız her iş yine bir başka yarına bırakacağımızın garantisidir. Çünkü, bugün dünün yarınıdır, yarınında dünüdür. Bugün Pazar. Pazar, cumartesinin yarınıdır. Pazartesininde dünüdür. Pazarın sorumluluklarını, pazartesiye yüklemek, pazartesiyi pazartesi olmaktan çıkarır, Pazar+Pazartesi haline getirir.

Pazartesi, Pazarın hamallığını yapmak istemez. Çünkü pazartesinin kendisine has bir gündemi vardır zaten. Pazartesi, Pazarın yükünü taşıyamayacak kadar doludur. Pazarda yükünü pazartesiye vermeyecek kadar onurludur, onurlu olmak zorundadır. Pazarın yükünü, pazartesiye yüklemek; pazartesiyi, pazartesi olmaktan çıkardığı gibi, pazarı da Pazar olmaktan çıkarır.

Bir günü dolu dolu yaşamak demek, o günü gündemiyle birlikte yaşamak demektir. Koça kuyruğu ağır gelmez diye bir söz vardır. Her gün, yükünü kendisi taşımak ister. Bir günden lezzet almak istiyorsak, o günün önce sorumluluklarını yerine getirmeliyiz, sonra günün bize sunduğu hediyeleri günün bağından devşirebiliriz.

Yaşanmayan gün, sadece yaşlandırır. Yaşanmayan gün çok hızlı geçer. Hiçbir şey hatırlamayız. Çünkü biz, o günde yüklemiz. Yani suda sürükleniyoruz.

Ama yaşanmış günlerden oluşan bir ömür, çok bereketlidir. Çünkü biz, o günde özneyiz. Yani suda yüzüyoruz. Deli dolu değil, dolu dolu koca bir ömür yaşamış oluruz.

Bir şirkette çalışan insanların yetki ve sorumlulukları bellidir. Hiç kimse bir başkasının görevini ekstra olarak yapmaktan hoşlanmaz. Sırtında kambur taşımayı kim ister ki? Bunu hiçbirimiz istemeyiz. Onaylamayız. Yardımlaşma ve dayanışma durumları bundan istisnadır.

Şimdi bir şirkette çalışan 7 tane eleman düşünelim:

Pakize Hanım (Pazartesi)

Salih Bey (Salı)

Çağla Hanım (Çarşamba)

Pervin Hanım (Perşembe)

Cuma Bey (Cuma)

Cumhur Bey Cumartesi)

Polat Bey (Pazar)

Bu elemanların, her birinin yetki ve sorumlulukları bellidir. Herkesin işi başından aşkındır zaten. Şimdi Pakize Hanım, işini Salih Beye veremez, Salih Bey de kendi işlerini bırakıp Pakize Hanımın işlerini alamaz. Alırsa, sorumluluk açısından kendini, iki kişi haline getirmiş olur. Baştan başlayarak, her elemanın işlerini diğerine aktardığını varsayarsak, en son bütün işler, Polat beyde Birikir. Polat bey bu yükün altında ezilir. Zaten bu şekilde çalışan bir şirket fazla dayanamadan iflas bayrağını çeker.

İnsanlar mahşerde mahçup olunca, Allahtan istedikleri tek şey; yeni bir zaman diliminin kendilerine sunulmasıdır. Tabi ki, bu istekleri reddedilecektir. Ama, insanların mahşerde Allah’tan isteyecekleri zaman dilimi, şu an ellerinde olup, hiç değerlendirmedikleri veya yeteri kadar değerlendirmedikleri zaman dilimidir. Ne hazin değil mi?

Bir dergide okumuştum. Titanik faciasından sonra gemiler su geçirmeyen bölmeler şeklinde yapılmaya başlanmış. Bir tehlike anında birbirinden ayrılabilecek şekilde yapılmaya başlanmış. Geminin bir tarafı su alırsa, diğer taraf ondan hemen ayrılıp ayrı bir gemi şekline gelebiliyormuş. Su geçirmeyen bölmeler sayesinde, geminin batan bir kısmının, diğer kısmını etkilemesine izin verilmiyormuş. Diğer kısımlar, gemiden hemen ayrılarak kurtulabiliyormuş.

Şimdi zamanı kullanma konusunda da bu yöntemi uygulayabiliriz. Zamanı su geçirmeyen bölmeler gibi ayırabiliriz. Bir zaman diliminin diğerini etkilemesini engelleyebiliriz. Buda, her günü kendi içinde yaşamak, sorumlulukları ertesi güne ertelememekle mümkündür. Yaşadığımız anı kavramakla mümkündür.

Bugünün işi kartopu büyüklüğündedir. Bunu yarına aktarırsak bu kartopu büyümeye başlar. Aktardıkça kartopu büyür, büyür, büyür. Sonuçta bir çığ olup, kendisiyle başa çıkılmaz hale gelir. Altında kalıp ezilebiliriz. İşte altında ezildiğimiz bu çığ önceden küçük bir kartopuydu. Sonra çığ haline geldi. Küçüktü önemsemedim, büyüdü hakkından gelemedim.

Küçük bir sorumluluk topu, erteleye erteleye kocaman bir sorumluluk çığına dönüşebilir.

Zamanında alınmayan küçük tedbirler yüzünden, yüzbinlerce insanımızı depremde kaybetmedik mi?

Eğitimi ihmal ettiğimiz için yüzbinlerce insanımız cehaletin karadelikleri tarafından yutulmadı mı?

Savaş mağlubu ve atom bombası mağduru ülkelerin süper güç olduğu bir devirde, bin yıllık tarihi birikimi olan, yer altı kaynakları ve her türlü potansiyel zenginliğe sahip olan yaşadığımız bu güzel ülke, geleceğe hâlâ karınca adımlarla yürümüyor mu?

Özetleyecek olursak; hayatı asla geçmişe doğru yaşayamayız. Hayatı geçmişten ibret alarak, geleceğe doğru yaşayabiliriz. Hayatla geçirdiğimiz yılları değil, hayatla yaşadığımız yılları saymalıyız.

Yapılan bir araştırmaya göre, kuşların ömrünün yüzde altmışı yuva yapmak ve yiyecek toplamakla geçiyormuş. Yüzde kırkı onlara kalıyormuş. Acaba bizim hayatımızın kaçta kaçı bize kalıyor?

 Hayatla geçirdiğimiz yıllar sermaye, hayatla yaşadığımız yıllar, bu sermayenin kâra dönüşmüş halidir. Hayatı, binlerce basamakları olan bir merdivene benzetirsek, bu merdiven basamaklarının, her gün düzenli olarak çıkılması gerekir. Her gün bir basamak çıkıp, sonra birkaç basamak geri inen bir insan veya bir gün bir basamak çıkıp aylarca olduğu yerde bekleyen bir insan, bu merdiven basamaklarını asla bitiremez, dolayısıyla hedefe varamaz. Manevi hayatta terakki etmek istiyorsak, her gün eşitliği bozan bir tempoyla çalışmalıyız. Çünkü, Cennet zorluklarla cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır ve cenette giden yol asfaltla döşenmemiştir.

Uzaya fırlatılan bir füze bir an dursa yere çakılır. Bir anlık verilen bir ara, geçmişteki bütün çalışmaları beyhude kılabilir. Taşı delen damlaların gücü değil, sürekliliğidir. İnsanı manevi hayatta başarıya ulaştıracak olan sihirli formül, sürekliliktir.

Efendimiz (s.a.v) soruldu::

-Ya Rasulallah! Allah katında hangi amel daha makbuldür?

-Az ama sürekli olanı.

 -EVET, ACELE ETMELİYİM:

-Büyük bir iş başarmadan önce, ölmemek için acele etmeliyim.

-Bugünümün, dünümü geçmesi için acele etmeliyim.

-Rakiplerim (Şeytan ve Nefsi Emmare) harıl harıl çalışıyor, ben acele etmeliyim.

-Zalimler, kötü insanlar çalışırken, ben acele etmeliyim.

-Bütün kâinat harıl, harıl çalışırken, kainatın halifesi olan ben, nasıl tembel olabilirim? O yüzden acele etmeliyim.

-Benim içimdeki hücreler ya oksijen ya kan ya bilgi taşıyor, hepsi asil işlerle uğraşıyor, ben nasıl beyhude işlerle uğraşabilirim? O yüzden acele etmeliyim.

-Ömür sermayem hızla tükeniyor, acele etmeliyim.

-Ömür kandilimdeki yağ hızla tükeniyor, acele etmeliyim.

-Atılan tohumların yeşermesi zaman alacak, acele etmeliyim.

-Geçmişte yaptığım hatalarımı tamir etmek, için acele etmeliyim.

-İki günümün eşit olmaması için, acele etmeliyim.

-Yıllardır beni hasret ve ümitle bekleyen parlak bir geleceği kucaklamak için, acele etmeliyim.

-16 sında öldü 66 sında gömüldü olanlardan olmamak için acele etmeliyim.

-Varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan bir insan olmamak için acele etmeliyim

-Ölüm her an gelebilir bu yüzden acele etmeliyim.

-Dünya Gezegeni de ölmek üzere, son anlarını yaşıyor, o yüzden acele etmeliyim.

-Son nefesimde bu gezegenden imanla ayrılmak için acele etmeliyim.

Erteleyenler erteledikleri iş tarafından eritilirler. Yarın için yapılacak en güzel plan bugünün iyi yaşanmasıdır. Çünkü bugünde yaşıyoruz. Yarın ise doğmamıştır. Dün ise geçmiştir. Bugün ise vardır ve şimdi ve burada yaşamaktayız. O yüzden ne yaparsak şimdi ve burada yapabiliriz.

Perşembenin sorumluluklarını cumaya erteleyen bir kişi;

-Var olan perşembeyi yok saymıştır.

-Yok olan cumayı var saymıştır.

Bu şekilde varları yok sayarak, yokları var sayarak yerinde saymaktadır vesselam.