Fetva
Ders zili çaldı. Faruk hoca her zaman olduğu gibi derse zamanında gelmişti. Öğrencilerini şefkatli bakışlarla bir süre süzdü ve sonra tatlı bir ses tonuyla sözlerine başladı:
–Arkadaşlar bir önceki dersimizde bu dersimiz için hazırlanmanızı istemiştim. Konumuz Anneler Günü. Bu konuyu enine-boyuna tartışacağız. Her arkadaşımızın azda olsa katkıda bulunmasını isterim. Söz almak isteyen arkadaşımız oturduğu yerden konuşabilir.
Farklı ve ilginç tespitleriyle tanınan Hüsrev konuşmak için Faruk hocadan izin aldı ve sözlerine başladı:
-Hocam, öncelikle bir ömür boyu şefkatiyle beslendiğimiz bu muhterem insanları yılın bir gününde sembolik hediyelerle hatırlamanın çok komik olduğunu düşünüyorum. Bugünkü medeniyet anneleri ve yaşlıları muzır kabul etmiştir. Asıl adı muzır evleri olan huzur evlerine terk etmiştir. Huzur evlerinin asıl adı muzır evleridir. Medeniyet anneler gününü kutlamakla hem günah çıkartıyor hem de tüketim sektörü şişmanlamaya devam ediyor. Böylelikle bir taşla iki kuş vuruyor. Benim anneme olan sevgim yılın hiçbir gününde ve hiçbir şekilde paketlenemez, sevgim paketlere sığmaz. Ben bu olaya böyle bakıyorum.
Hüseyin Hüsrev’e itiraz etti:
-Arkadaşımız çok kesin ve keskin konuştu. Yaşamın bin bir türlü cilvesi vardır. Akla hayale gelmeyen durumlar olabilir. Annesini sokağa atmayıp huzur evine getirerek bakımını üstlenenleri yargılamak bence çok kırılgan bir iddia.
Hüsrev:
-Seni 9 ay on gün karnında taşıyan, bir gecede en az on kez uyanan, ömür boyu şefkat kanatlarını geren annene huzur evinde bakman vefa değildir. “O vefasızlığın yollara döktüğünü toplamaktan ibarettir. Ömrü boyunca bizleri şefkatiyle besleyen bu muhterem varlıklara, ayaklarımızın üstüne duracak bir hale gelince bol sıfırlı çekler vermek o hassas ruhlara güç verir mi?” Sevgiye şefkate en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde vefasızlığa terk edilen bu şefkat kahramanları maddi imkânlarla yalnızlığını gidermiş mi olurlar? Vefasızlık kadar insanın ruhunu sızlatan başka bir kötülük gösterilemez. “Kıyamet günü bir bayrak dikilir ve “bu falanın vefasızlığıdır” denir. Vefasızlar nankör insanlardır. Günü birlik yaşayan çıkarcı insanlardır. Annesini sokağa atmamış da huzurevine götürmüş. Bu takdir edilmeliymiş. Bu ölümü gösterip hastalığa razı etmektir. Ben bunu asla insani bir tavır olarak göremem.
Hüseyin:
-Bir Müslüman büyük ideallerin sahibi olmalıdır, ama büyük iddiaların sahibi olmamalıdır. Allah bile insana kaldıramayacağı yükü yüklememiştir. Sen hiç felçli ve yaşlı bir kadına baktın mı? Bunun ne olduğunu bilir misin? Yaşlı ve felçli bir kadının bakımını yapmak sadece sevgiyle olmuyor, maharet ve beceri gerekir. Anne için evladına bakmak kolaydır. Onlar şefkat kahramanlarıdır. Ama evlat annesine o kadar bakamıyor. Buna gücü yetmiyor. Ama huzur evinde bütün masraflarını karşılıyor sürekli ilgi ve alaka gösteriyorsa bunun nesi kötü? Neresi vefasızlıktır bunun?
Hüsrev:
Ya Allah aşkına lütfen insaf edelim. Huzurevlerinde bakımı yapılan annelerin ve babaların kaçta kaçı felçlidir? Bir evladın evlatlık sevgisiyle bakmadığı bir anne-baba bir hemşirenin yetenekleriyle mi bakılacak? İhmalin ve vefasızlığın soldurduğu ruhlar, yetenekle dirilir mi? Bu sadece bir tebessüm konusu olabilir.
Hüseyin, Hüsrev’e cevap vermeye hazırlanıyordu ki, Faruk hocanın sesi duyuldu:
-Arkadaşlar, Hüsrev ve Hüseyin arkadaşlarımıza katkıları için teşekkür ediyorum. Çok önemli noktalara değindiler. Ama süremiz kısıtlı ve diğer arkadaşlarımızı da dinlemek istiyorum.
Sitem:
-Hocam, bir insan annesini kaybettiğinde kendini yetim hisseder değil mi? Annenin de en bariz vasfı, yani anneyi anne yapan “şefkati” olduğuna göre, bugünkü medeniyetin “anne şefkatinden” mahrum olduğunu düşünürsek, bugünkü medeniyet şefkat yetimidir. İnsani ilişkilerde en çok ihtiyaç duyulan sevgi ve şefkat oldukça azalmış, yerini günübirlik değil, anı birlik çıkarlar almıştır. O yüzden bugünkü medeniyet yetimdir. Yetim bir medeniyettir. Şefkatsiz medeniyettir. Çocuklarını poşetle çöpe atan şefkatten mahrum şehvet zebunu anneler türedi bugün. Bu medeniyetin en büyük ayıbıdır.
Serdar:
-Anne şefkatinin sadece anne-evlat ilişkisinde değil, karı-koca ilişkisinde de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani öyle olmalı. Ama günümüzde ne kadar geçerlidir tartışılabilir. Hz. Eyyub, ağır hastalıklara yakalandığında karısı Rahme validemiz şefkatle on yıl hizmet etmiş ve bakımını yapmış. Şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu ve karşılıksız olduğunu düşünüyorum.
Necip:
-Hocam, ben olaya bir başka açıdan bakmak istiyorum. Öyle acayip bir kültürümüz var ki, şu anda anneler günü kutlayan binlerce insan arabasıyla evine giderken trafikte bir terslik çıksa ve muhatabıyla kavgaya tutuşsa ilk küfredeceği kişi o kişinin annesidir. Muhatabı da muhtemelen onun annesine sövecektir. Bir yandan “Cennet annelerin ayakları altındadır” diyerek anneyi kutsuyoruz, bir yandan da ayaklarının altına cenneti serdiğimiz anneler; küfürlerin, hakaretlerin bir numaralı hedefi oluyor. Sonra yüzsüz, yüzsüz anneler günü kutluyoruz. Bir başkasının annesine küfreden insanın, kendi annesinin anneler gününü kutlaması da ayrıca bir çelişki değil midir?
Şule:
-Hocam, çocuk doğurmanın bir kadını tek başına anne yapmaya yetmeyeceğini düşünüyorum. Öyle bir kadının biyolojik anne düzeyinde kalacağını inanıyorum. Çocuğunu doğurmak için bin türlü acıya, zahmete katlanan annenin, çocuğun kişiliğini yoğurmak için aynı zahmetin onda birini bile göstermemesi başka türlü nasıl izah edilebilir? Annenin en önemli özelliği çocuğuna olan şefkatinin yanında onu terbiye edebilmesi, yani onun ilk öğretmeni olabilmesidir. Doğurduğu çocuğun kişiliğini yoğurması beklenir anneden. Pedagojik zenginliklerden yoksun bir sevginin “Zehirli Sevgi” olduğunu düşünüyorum. Akrabalarımızdan içine kapanık mutsuz bir gencin anneler gününde annesine yazdığı bir mektup beni çok etkilemişti. Aklımda kalan birkaç cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum.
“Beni zehirli sevginle zehirledin annem, acıkan cesedimi doyurmak için ruhumdan parçalar koparıp yedirdin annem, bana daire inşa ederken özgüvenimi inşa etmeyi unuttun annem, “hak” larımın çoğunu yerine getirmemişken yine de “HAK” kını ödeyemem annem, sütünle beslediğin kadar ne olurdu beni; sorumluluklarla, sınırlarla, özgüvenle besleseydin annem, bağımlılık zehrini bağlılık adı altında yıllarca enjekte etmeseydin annem, saçını süpürge edip özgüvenimi süpürdün annem, beni geleceğe hazırlayacağın yerde bana gelecek hazırlamaya çalıştın annem, sürekli ellerimden tuttun ama kalbimden tutmayı unuttun annem, ellerim, ellerin ellerine tutunmadan işe yaramıyor annem, beni büyüttün ama yetiştiremedin annem. Yıllarca bir yük gibi beni taşıdın annem, ama bir yük olanların bir büyük olamayacağını anladığımda iş işten geçmişti annem. Benimle aramda öyle bir uçurum açmışsın ki annem, ömrümün her senesini dolgu maddesi olarak kullansam yine de kapanmıyor annem, yıllar sonra anladım ki bana rehberlik değil hizmetçilik yapmışsın, ah annem ah… aldığım nefes çektiğim çileye yetmiyor annem. Taksit, taksit ölüyorum annem. Her gün bir parçam ölüyor annem. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Cahiliye Mantığını kötülerken sende beni zehirli sevginle diri diri mezara gömmüşsün annem. Kişiliğime bir kanser gibi yerleşen; çekingenlik, bağımlılık, dağınıklık, düzensizlik, kendime yetmeyişim senin zehirli sevginin ürünleridir annem. Maaşımın yarısını harcayarak gittiğim terapiler acılarımı dindirmiyor annem dindirmiyor, acılarımın farkına varmamı sağlıyor sadece. Zehirli sevginle zehirledin beni annem. Zehirli sevgine mukabil zehirli mürekkeple yazdığım bu mektubu anneler günü hediyesi olarak sunuyorum. Lütfen beni affet! “
Anneler en büyük mürebbidir. Hayatı boyunca bir çocuk eğitim kitabı okumamış bir kadının, çocuğunu nasıl eğiteceği konusunda hiçbir farkındalığı olmayan bir kadının, anne olmasının doğacak çocuk için büyük bir felaket olduğunu düşünüyorum.
Ders çok keyifli geçiyordu. Tam bir ilim ziyafetine dönüşmüştü. Öğrenciler birbirinden güzel fikirler ortaya koyuyordu. Faruk hoca çok duygulanmıştı:
-Arkadaşlar, gerçekten beklediğimin üstünde bir performans sergilediniz. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Lütfen kaldığımız yerden devam edelim.
Devam Edecek…