Çocukluğuyla gençliği Yeşilköy köşklerinde geçmiş, eski bir İstanbul efendisi olan kırçıl bıyıklı Tarık bey:

– Her sabah evden çıkarken o gün karşılaşacağım tüm davranışlarla sözlerin bana kişi olarak var olmadığımı, yürüyen, kıpırdamayan bir insan gölgesi dahi sayılamayacağımı tekrar tekrar ihtar edeceğine kendimi hazırlayarak adımımı atıyorum sokağa, dedi. Güngörmüş, hoşsohbet bir adamdı Tarık bey:

– Köşede gazete de satan, gedikliden emekli suratsız bir tütüncü var. Gazete almak için ona uğruyorum. Paramı hazırlayarak, günaydın diye tütüncüden gazetemi istiyorum. Selamımı almadan dükkanının içinde ayran yahut süt şişelerini düzeltmeye devam ediyor. Bir garip tad alıyor, beni görmezlikten gelip adam yerine koymamaktan. Yani tavırlarıyla “Sen yoksun mevcut değilsin,” demek istiyor. Bende içimden tekrarlıyorum, “Ben yokum, mevcut değilim…” ama yinede gazeteyi uzatmasını bekliyorum. Beni adam yerine koymadığını kanıtlayacak süre kendince geçince, kafasının dağılmasını istemeyen bir atom bilgininin özensizliğiyle yüzüme bile bakmadan gazeteyi alıp uzatıyor.

Tarık bey gözlüklerinin arkasından kıs kıs gülerek, tütüncünün gazeteyi nasıl alıp uzattığını gösteriyordu.

– Elimde gazete dolmuş durağına gidiyordum. Durak her zaman kalabalık oluyor. Kimsenin sırasını çalmadığımı gösterecek bir yere duruyorum. Derken bir dolmuş geliyor, bütün bekleşenler kapılara üşüşüyor, binen biniyor, binmeyen kalıyor. Ben sıram gelmediği kanısıyla acele etmiyorum. Bir dolmuş daha geliyor, benden sonra gelenler de kapılara üşüşenlerin arasına katılıyor. Biliyorum ki kimse bana “Buyurun sıra sizde,” demeyecek. Bazen artık sıramın geldiği inancıyla yeni gelen bir dolmuşun kapısına doğru seğirtiyorum. Ya sert bir omuz darbesi iniyor göğsüme, ya arkadan gelip içeri girmek için eğilen birinin kalçası dayanıyor karnıma. Kişiler mekanik bir itip kakmanın ortaklığında bana “Sen yoksun mevcut değilsin,” diyorlar. Bende içimden tekrarlıyorum, “Ben yokum, mevcut değilim…”

Sonunda geç de olsa biniyorum dolmuşa. Benden önce inecekler, şöföre “Şurada dur,” diyorlar. Bu aynı zamanda bana “Sende in rahat çıkalım,” demek. Bende araba durunca hemen yere iniyorum, yanımda oturanın çıkmasını bekliyorum. Onlar yine yüzüme bile bakmadan çekip gidiyorlar. Yani adam yerine koymuyorlar beni. Bir anlamda “Sen yoksun mevcut değilsin,” demek istiyorlar. Bende içimden “Ben yokum,mevcut değilim…” diyorum.

Tarık bey, kendiyle yahut İstanbul’un hoyratlığıyla eğlenir gibi sigarasını yakıyor ve gözlüklerinin arkasından devam ediyordu kıs kıs gülmeye:

– İneceğim yere gelince “Şöför efendi durur musunuz?” diyorum. Bazısı duruyor, bazısı duymazlıktan gelerek, müşteri gördüğü yere kadar gidip orada duruyor. Bazısı “Haydi yahu acele et, işimiz var,” diyor. Ben hepsine inerken “Teşekkür ederim,” diyorum. Çoğunlukla cevap vermeden gazlıyorlar. Birini rahatsız ederek inersem, ona da teşekkür ediyorum. O da genellikle cevap vermiyor. Ben daha evden çıkarken yok sayılacağımı bildiğim için asla yadırgamıyorum bunları. Gayet normal karşılıyorum. Sade bana değil, herkes birbirine, “Sen yoksun, insan olarak bir sıfır kadar bile değerin yok,” demekten hoşlanıyor. Bayılıyorlar birbirlerini adam yerine koymamaya. Bu arada bende payımı alıyorum ama ben direnip, ille de ben varım diye inatlaşmıyorum. “Yokum, mevcut değilim.” Diye devam ediyorum günlük serüvenime.

Tarık bey keyifli keyifli tüttürüyordu sigarasını:

– Dolmuştan inince karşı kaldırıma geçerken iki-üç taksiyle özel arabadan mutlaka sesler yükseliyor: “Sallanmasana moruk,” “Yürüsene ulan ihtiyar,” “Geç hadi geç teneşir horozu.” Ben hep yaya geçidinden geçtiğim için beklediklerine kızıyorlar. Varmış gibi yürümem sinirlendiriyor onları. Yok olduğumu, var olmadığımı hatırlatmak istiyorlar bana. Ben de “Merak etmeyin, yokum, var değilim,” diye geçiyorum karşı kaldırıma. Bazen oralarda trafik polisi duruyor. Çok seviyorum o polisi. Çünkü o da şöförlerin olmadığı kanısında. Onlara “Bas ulan geri,” “Kör müsün ulan ayı,” diye bağırıyor. Arada bir sinek kovalar gibi hiçbirinin suratına bakmadan eliyle “Geç geç,” yapıyor. Yani şöförler beni, polis şöförleri adam yerine koymuyor. Herhalde komiseri de polisi adam yerine koymuyordur.

Tarık bey sigarasının izmaritini tablada söndürdü:

– Akşam dönerken de yine aynı şey. Kalabalığın bireyleri, bıkıp usanmadan, “Sen yoksun, yeryüzünde var değilsin,” demeyi sürdürüp gidiyorlar. Ben de “Ben yokum, var değilim,” diye mırıldanmaya devam ediyorum içimden. Adam yerine konmamak insanın gücüne gider değil mi? Benim hiç gitmiyor. Bir toplumun kendi kendini adam yerine koymamakta inatlaştığı dönemlerde kimleri adam yerine koymaya kalktığını biliyorum çünkü.

Tarık bey bir sigara daha yaktı:

– İstanbul bin beş yüz yıllık başkenttir, dedi. Gönül bütün birikimin Haliç’in dibindekilerden ibaret olmasını isterdi.

Alıntı